MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 6
Latest member:» Latest member: Elham
Forum threads:» Forum threads: 463
Forum posts:» Forum posts: 471

Full Statistics Full Statistics

Search Forums

(Advanced Search)

[Image: 3aylariniz-Mubarek-Olsun-V210220201024-N1.jpg]

2020 Senesi Üç Aylarınız Mübarek Olsun

2020 Yılına Ait Recep - Şaban - Ramazan Ne Zaman?

Ben Dün Sabah yani 20 Şubat 2020 Avusturya Gmünd ili Schrems Belediyesinde, Son hilali gördüm, ve Sabah 7 gibi, iki -üç saatlik gibi yükseklikteydi, öyle olunca dün gece, akşam olunca, son hilal çıkıp icma olacaktı, yani kavuşma, ve sabah 16-17 gibide icma bitip, yani bu gün ikindi gibi Recebin 1 i olcaktı, fakat bizde hava yağmurlu bulutlu, hilali görmek mümkün olmuyor, hem belki bizde gözükmeyecek açısı uygun değil bize belki, ve artik bu kadar net olan bir hilal olayında, hala 29 a tamamlayın veya 30 tamamlayın kuralı geçerli olmaz, apaçık belli ve, Bu ikindiden sonra Receb girmiş oluyor, 2020 Senesi Üç Aylar başlamış oluyor.

Tekrardan 2020 Senesi Üç Aylarınız Mübarek Olsun


   

Es Selamün Aleyküm Arkadaşlar


Peygamberimiz Buyurdular ki : "Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin."

Temiz ağız nedir: Müslüman kardeşinin diğer kardeşine ettiği duadır. Yani onun agzı senin için bir günah işlememişdir, senin agzındanda onun için günah işlenmemişdir.
işde Bu sebebten, vakti olan kardeşlerimiz, foruma girdiklerinde, diğer kardeşlerine, Temiz ağız ile Dua ederse, dua edenin belki en fazla beş dakikasini alır amma, onun okuduğu bu ayetler ve ettiği dua, belki diğer kardeşini bir beladan kurtarcak, yahut bir kazadan, yahut imanı felfellediyse, onun imanına yeniden can gelecek, yahut onun annesi babası geçmişleri azapta ise, onların azabı  kalkacak yada haffileyecek, belkide az bir günahları kaldıysa, affedilip cennet bahçesine alınacaklar.
Bunun için
Bu etkinliğimiz Bu Sayfaya ve bu bölüme giren arkadaş, biliyor ise yasin, yahut yasinden bir parça, veya 3 kulhu bir fatiha, onuda bilmiyor ise, bir fatiha, onuda bilmiyor ise, salavat, onuda bilmiyor ise 3 ,5 besmele, veya tekbir, kelimei şehadet, okuyup, "benden sonra Bu gün Bu Sayfaya veya buraya, bu bölüme girenlerin, Kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna hediye ettim." diyecek. Ve her hafta hediye edersek, her ziyarette hediye edersek, bir gün burada 100 yasin, yarin 200 yasin olur, ve bir diğer girdiğimizde belki 250 yasin,... sevabina, hergiren nail olur, ve bu bir sevap artıran kar ortaklığı şirketi gibi olur.

Bunun için ben bu hafta başlayıp

Ben karoglan Hoca Bugün 20.02.2020 Cuma Akşamı (Perşembe gecesi)  yaklaşık olrak Saat 03:15 sıralarında okuduğum Yasinden ve onüç kulhu Yedı Fatihadan hasıl olan sevabı
Rasulallah S.A.V efendimizin ve ehli ve ashabının ruhuna hediye etim, sonrada Bu Sayfaya ve Buraya bu bölüme Benden sonra giren Ehli iman kimselerin, Kendilerinin Ruhaniyetine, Geçmişlerinin Ruhuna hediye ettim.

Ayrıca Tarkatımıza intisab eden ehli iman Bütün Müntesiplerimizin kendilerinin ruhaniyetine Geçmşlerinin ruhuna da hediye ettm, ve kendimin  ve ailemin ve ehli iman bütün Müntesiblerimizin silsileyi  Kasrına  ve silsileyi Kebirine ve silsiliyi ülasına ve silsileye melaesene de hediye ettim.

Kabul Eyle,Vasil Eyle Ya Rabbi.

Kötü Niyet ile Buraya Gelenelere de, O okuduklarımın Her bir harfini, onları Buradan Kovucu ve Yakıcı Şihab Eyle.

Amiyn.

<<<<<<<<<<<<< Tarikatı Raşit Tunca >>>>>>>>>>>>>

(Kar©glan 21.02.2020 Cuma )

<<<<<<<<<<<<< KAROGLAN >>>>>>>>>>>>>
   

Cumanız Mübarek Olsun V200220200313

Etiketler : Cuma E-Kart Resimleri ,Cumaniz Mübarek Olsun Resimleri,Hayirli Cumalar Resimleri,V200220200313 Serisi,Cuma,E-kart,cuma tebriklesme,cuma resimi,Mübarek cuma,hayirli cumalar,have a good Friday,Karfreitag,Sind Sie ein gesegnetes Freitag,have a Holly Friday,freitag Grüße,Friday salute,Friday celebration,freitag Feie
   

Camii Kilise ve Yahudi Sinagoguna Çağrı Ezan Çan ve Hazzan Messelesi ve Ezan-ı Muhammedi'niun Tarihçesi

Sözlükte “bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak, ilân etmek” mânasında bir masdar olan ezan kelimesi terim olarak farz namazların vaktinin geldiğini, nasla belirlenen sözlerle ve özel şekilde müminlere duyurmayı ifade eder. Aynı kökten gelen müezzin “ezan okuyan kimse”, mi’zene de “ezan okunan yer” (minare) demektir. Ezan kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de bir yerde “bildiri, ilâm” mânasında geçerken (et-Tevbe 9/3) terim anlamında ezana nidâ kökünün türevleriyle iki âyette (el-Mâide 5/58; el-Cum‘a 62/9) işaret edilmiştir. Ezan sözlük anlamında ve çeşitli fiil kalıplarıyla yedi âyette (meselâ bk. el-Bakara 2/279; el-A‘râf 7/167; el-Hac 22/27), müezzin de yine bu çerçevede “çağrıcı, tellâl” mânasında iki âyette (el-A‘râf 7/44; Yûsuf 12/70) yer almaktadır. Hadislerde ise ezan kelimesi terim anlamında hem isim olarak hem de çeşitli fiil kalıplarıyla sıkça geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “eẕn” md.; a.mlf., Miftâḥu künûzi’s-sünne, “eẕân” md.).

Namaz Mekke döneminde farz kılındığı halde Hz. Peygamber’in Medine’ye gidişine kadar namaz vakitlerini bildirmek için bir yol düşünülmemişti. Medine döneminde ise müslümanlar başlangıçta zaman zaman bir araya toplanıp namaz vakitlerini gözetirlerdi. Bir süre namaz vakitlerinde sokaklarda “es-salâh es-salâh” (namaza namaza!) diye çağrıda bulunulduysa da bu yeterli olmuyordu. Namaz vaktinin geldiğini haber vermek üzere bir işarete ihtiyaç duyulduğu aşikârdı. Bunun için nâkūs (hıristiyanlarca şimdiki çan yerine kullanılan, üzerine bir çomakla vurularak ses çıkarılan tahta parçası) çalınması, boru öttürülmesi, ateş yakılması veya bayrak dikilmesi şeklinde çeşitli tekliflerde bulunulduysa da nâkūs hıristiyanların, boru yahudilerin, ateş Mecûsîler’in âdeti olduğu için Resûlullah tarafından kabul edilmedi. Ancak bu sırada ashaptan Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe’ye rüyada ezan öğretilmiş, Abdullah da ertesi gün Hz. Peygamber’e gelerek durumu haber vermişti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Bilâl’e ezan cümlelerini ezanda ikişer, ikāmette ise birer defa okumasını emretti. Bu arada Hz. Ömer Resûlullah’a gelip aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü, ancak Abdullah b. Zeyd’in daha erken davrandığını bildirmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 1; Müslim, “Ṣalât”, 1; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 27; Tirmizî, “Ṣalât”, 25; İbn Mâce, “Eẕân”, 1; Nesâî, “Eẕân”, 1). Bilâl, Neccâroğulları’ndan bir kadına ait yüksek bir evin üstüne çıkıp ilk olarak sabah ezanını okudu (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 3). Böylece ezan hicrî 1. (622) veya bir rivayete göre 2. (623) yılda meşrû kılınmış oldu. Daha sonra Mescid-i Nebevî’nin arka tarafına ezan okumak için özel bir yer yapıldı.

Ezan sünnet yoluyla meşrû kılınmakla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’deki, “Namaza çağırdığınızda onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranışları onların düşünemeyen bir toplum olmasından dolayıdır” (el-Mâide 5/58); “Ey inananlar! Cuma günü namaza çağrıldığı zaman hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın” (el-Cum‘a 62/9) meâlindeki âyetlerle de teyit edilmiştir.

Ezan şu sözlerden oluşur:

“Allāhü ekber” (Allah en büyüktür [dört defa]);
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka tanrı olmadığına şehâdet ederim [iki defa]);
“Eşhedü enne Muhammeden resûlullah” (Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ederim [iki defa]);
“Hayye ale’s-salâh” (haydi namaza [iki defa]);
“Hayye ale’l-felâh” (haydi kurtuluşa [iki defa]);
“Allāhü ekber” (Allah en büyüktür [iki defa]);
“Lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka tanrı yoktur).
Sabah ezanında,
“Hayye ale’l-felâh”tan sonra iki defa, “es-Salâtü hayrün mine’n-nevm” (namaz uykudan hayırlıdır)

sözü tekrarlanır ki buna “tesvîb” denilir.

Hanefî ve Hanbelî mezhepleri ezanda Abdullah b. Zeyd’den nakledilen bu lafızları esas almışlardır. Şâfiîler de aynı lafızları benimsemekle beraber müezzinin her iki şehâdet cümlesini önce yanındaki kimselerin duyacağı şekilde alçak sesle, sonra da yüksek sesle okuması anlamına gelen “tercî” ilâvesinin bulunduğu Ebû Mahzûre rivayetini (Müslim, “Ṣalât”, 6; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 28) tercih etmişlerdir. Mâlikîler ve Hanefî mezhebinden Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed ise Abdullah b. Zeyd’den gelen diğer bir rivayeti ve Medine halkının uygulamasını esas alarak tekbirin ezanın başında da iki defa okunacağını söylemişlerdir.

İkāmet sözleri de ezanda olduğu gibidir; ancak burada, “Hayye ale’l-felâh”tan sonra “Kad kāmeti’s-salâh” (namaz başlamıştır) cümlesi iki defa tekrar edilir (bk. İKĀMET). Şiîler’de ise, “Hayye ale’l-felâh”tan sonra “Hayye alâ hayri’l-amel” (amelin hayırlısına geliniz) cümlesi ilâve edilerek iki defa tekrarlanır. Şiî kaynaklarına göre bu ibare başlangıçta ezan metninde yer almakta iken Hz. Ömer, müslümanların daha çok namaza yönelip cihadı terketmemeleri için onu metinden çıkarmıştır (Bahrânî, VII, 438). Şiî çevrelerde ikinci şehâdet cümlesinden sonra iki defa okunan, “Eşhedü enne Aliyyen veliyyullah” (Ali’nin Allah’ın dostu olduğuna şehâdet ederim) veya, “Eşhedü enne Aliyyen emîrü’l-mü’minîne hakkan” (meşrû devlet başkanının Ali olduğuna şehâdet ederim) gibi ifadeler Şîa’nın meşhur ve sahih rivayetlerinde yer almaz ve ezanın sözlerinden sayılmaz. Bununla birlikte bu cümlelerin okunması Şiî âlimleri arasında fiilî bir tasvip görmüş ve yaygınlık kazanmıştır.

Hz. Peygamber ve ilk iki halifesi zamanında cuma günleri sadece hutbeden önce bir iç ezan okunurdu. Hz. Osman devrinden itibaren cuma namazı için halkın önceden uyarılması amacıyla namaz vakti gelince dışarıda da ezan okunmaya başlandı.

İslâm’ın şiârı ve müslüman varlığının sembolü olarak kabul edilen ezanı terketme hususunda söz birliği içinde bulunan müslüman bir şehir veya bölge halkına karşı başka bir çözüm şekli bulunamadığı takdirde savaş açılmasının gerektiğine dair ittifak halinde olan İslâm hukukçuları ezanın dinî hükmü konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefî ve Şâfiî mezheplerindeki hâkim görüşe, Mâlikî ve Şîa’dan İmâmiyye mezhepleriyle Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir rivayete göre ezan okumak sünnet-i müekkededir. Şâfiî mezhebindeki bir görüşe göre farz-ı kifâye, bazı Hanefî âlimlerine göre de vaciptir. Hanbelîler ise bir yerleşim yerinde ezan okunmasını farz-ı kifâye kabul ederler. Cuma namazı kılınan yerleşim merkezleri konusunda Mâlikîler de bu görüştedir.

Mâna ve muhtevası bakımından ezan hem namaz hem de İslâm için bir çağrıdır. Yani ezan vasıtasıyla insanlar bir taraftan namaza çağrılırken diğer taraftan İslâm’ın üç temel ilkesini oluşturan Allah’ın varlığı ve birliği, Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğu ve asıl kurtuluşun (felâh) âhiret mutluluğunda bulunduğu gerçeği açıklanmış olur. Yer küresinin güneş karşısındaki konumu ve kendi çevresinde dönüşü ile namaz vakitlerinin oluştuğu göz önünde bulundurulduğu takdirde müslümanlarla meskûn olan her noktada günde beş defa okunan ezanın kesintisiz devam ettiği, bu ilâhî mesajın günün her anında yeryüzünden yükseldiği anlaşılır. Hz. Peygamber’den nakledilen birçok hadis ezanın mâna ve önemini dile getirmekte ve ezan okumanın faziletlerini belirtmektedir (meselâ bk. Buhârî, “Eẕân”, 4, 9; Müslim, “Ṣalât”, 14-18; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 60).

Ezan namaz vakti girdikten sonra okunmalıdır; vaktinden önce okunursa iadesi gerekir. Hanefî ve Şâfiîler’e göre ezanın sahih olması için niyet şart değildir; Mâlikî ve Hanbelîler ise niyeti şart koşarlar. Ayrıca ezan Arapça sözleri ve bilinen tertibiyle okunmalıdır. Hanefî ve Hanbelîler’e göre ezanın Arapça’dan başka bir dilde okunması câiz değildir. Şâfiî mezhebine göre ise Arapça bilmeyen yabancıların ezanı asıl şekliyle okuyabilen birinin bulunmaması halinde kendi dillerinde ezan okumaları mümkündür. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ezanda tertip vaciptir; sözlerinin sırası değiştirildiği takdirde yeni baştan okunması gerekir. Tertibi sünnet sayan Hanefîler’e göre ise sıranın bozulduğu yerden alınarak devam edilir. Ezanı erginlik veya temyiz çağına gelmiş bir kimse okumalıdır. Gayri mümeyyiz çocuğun okuyacağı ezan geçersizdir. Ayrıca müezzinin ezan sırasında konuşması mekruhtur. Çokça konuşma veya uzunca susma suretiyle ezan sözleri arasına fasıla girmesi halinde ise baştan tekrar edilmesi gerekir.

Ezan farz olan namazlar için okunur. Camide okunan ezan duyuluyorsa evlerde kılınacak namaz için ayrıca ezan okunmaz. Ezanın duyulmadığı uzak bir mesafede veya yerleşim merkezleri dışında bulunanlar da ezan okurlar. Cenaze namazı ile vitir, bayram, teravih, yağmur duası namazı ve farz-ı ayın olmayan diğer namazlar için ezan okunmaz. Farz namazlar dışında güneş tutulması vb. sebeplerle cemaatle kılınan namazlar için Hz. Peygamber zamanında ezan okunmamış, müslümanlar, “es-Salâte (es-salâtü) câmiaten” (cemaatle namaza geliniz) diye çağrılmışlardır (Buhârî, “Küsûf”, 3, 8; Müslim, “Küsûf”, 4). Yeni doğan bebeğin sağ kulağına hafif sesle ezan, sol kulağına da ikāmet okumak menduptur (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 108; Tirmizî, “Eḍâḥî”, 17).

Müezzinin sesinin gür ve güzel olması, ezanı ayakta ve yüksekçe bir yere çıkıp dinleyenlerin tekrarına imkân verecek şekilde yavaş okuması, sesin daha güçlü çıkmasına yardımcı olacağı için şehâdet parmaklarının uçlarını kulaklarına götürmesi veya ellerini kulaklarının üzerine koyması, kıbleye yönelmesi, “Hayye ale’s-salâh” derken yüzünü sağa, “Hayye ale’l-felâh” derken de sola çevirmesi, dinî hassasiyet sahibi ve abdestli olması müstehaptır.

Ezanı işiten bir müslüman müezzinin sözlerini ondan sonra tekrar eder. Ancak, “Hayye ale’s-salâh” ve “Hayye ale’l-felâh”ta bunların yerine “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” (bütün değişimler, bütün güç ve hareket Allah’ın iradesiyle mümkündür) cümlesini tekrar eder. Sabah ezanında ilâve edilen, “es-Salâtü hayrün mine’n-nevm” cümlesine de, “Sadakte ve berirte” (doğru ve haklı söyledin) diye karşılık verilir. Ezan okunduktan sonra özürsüz olarak namaz kılmadan camiden çıkmak Hanbelîler’e göre haram, Şâfiîler’e göre de mekruhtur.

Ezanın bitiminden sonra Hz. Peygamber’in öğrettiği ve şefaatine vesile olacağını haber verdiği şu dua okunur: “Allāhümme rabbe hâzihi’d-da‘veti’t-tâmme ve’s-salâti’l-kāime âti Muhammeden el-vesîlete ve’l-fazîlete ve’b‘ashü makāmen mahmûdeni’llezî vaadteh” (اللهم رب هذه الدعوة التامة والصلاة القائمة آت محمدا الوسيلة والفضيلة وابعثه مقاما محمودا الذي وعدته Ey bu mükemmel davetin ve dâimî çağrının [veya kılınacak namazın] rabbi olan Allahım! Muhammed’e sana yaklaştırıcı her türlü vesileyi ihsan et, onu faziletlerle donat. Onu -Kur’ân-ı Kerîm’inde- vaad ettiğin övgü makamına yücelt [Buhârî, “Eẕân”, 8]).

Ezanla ilgili hükümler fıkıh kitapları içinde ayrı bir bölümde ele alınmakla birlikte bu konuda bazı âlimler müstakil eserler de telif etmişlerdir. Bunlar arasında Ebü’ş-Şeyh’in (ö. 369/979) Kitâbü’l-Eẕân, Abbâd b. Serhan el-Meâfirî’nin Risâle fi’l-eẕân (Resâʾilü fi’l-fıḳh ve’l-luġa içinde, nşr. Abdullah el-Cübûrî, Beyrut 1982, s. 37-85), Kādî İyâz’ın Naẓmü’l-burhân ʿalâ ṣıḥḥati cezmi’l-eẕân, Emîr es-San‘ânî’nin Teşnîfü’l-âẕân bi-esrâri’l-eẕân (nşr. Abdullah Muhammed el-Habeşî, Beyrut 1407/1987) adlı eserleri zikredilebilir. Mısırlı edip ve düşünür Abbas Mahmûd el-Akkād, Dâʿi’s-semâʾ Bilâl b. Rebâḥ: müʾeẕẕinü’r-Resûl adlı eseri içinde (Kahire 1945) ezana da bir bölüm ayırmıştır. Dikkate değer edebî bir güzellik taşıyan bu bölüm İngilizce’ye çevrilerek yayımlanmıştır (Lahore 1978). Ayrıca Lebîb es-Saîd’in el-Eẕân ve’l-müʾeẕẕinûn (Kahire 1970) ve Seyyid Abdürrızâ Hüseyin el-Celâlî’nin el-Eẕân ve’l-müʾeẕẕin (Necef 1972) adlı risâleleriyle Ebû Hâtim Üsâme b. Abdüllatîf el-Kavsî’nin Kitâbü’l-Eẕân (Kahire 1408/1987) adlı eseri bu konuda kaleme alınmış diğer çalışmalardır.

Arapça ezanı İslam’ın şiarları yani simgeleri / sembolleri arasında görüp onu bu minval üzerinde savunanlar bilmezler mi ki İslam sembolizme karşı doğmuş bir dindir. Sembolizm, Arap putçuluğunun ruhudur. Nitekim müşrik Araplar tapındıkları putları bir takım değerlerin simgeleri olarak telakkî ediyorlardı. O sözde değerler de aslında toplumdaki sınıfsal ayrımları ifadeden başka bir şey değildi.

Bilelim ki İslam sembollere boğuldukça şirk çizgisine kayış kaçınılmazdır. Zira İslam semboller dini değil inanç ve ilkeler dinidir. İslam, Allah’ın son dinidir ve evrenseldir. Ne var ki bazılarınca İslam’ın evrenselliği doğru anlaşılamamaktadır. Binaenaleyh, Müslüman halkların / ulusların dine ve dinin evrenselliğine ilişkin en büyük sorunlarından biri Arapça ezan meselesidir. Diğeri de anadilde ibadet hakkıdır. Lakin biz bu yazıda yalnızca ezanla ilgili kısmı işleyeceğiz. Zira öbür konu daha kompleks bir alan olduğundan başka bir yazının konusu olacaktır.

Arapça ezanın reel ve tarihsel İslam’ın en büyük bunalım alanları arasında yer aldığını saptamak ve teşhis etmek vicdan sahibi herkesin ve Muhammedî iman taşıyan her yüreğin ödevidir. Bizce bu bunalımın aşılmasının İslam’ın evrenselliğinin kuramsal düzeyden kılgısal alana taşınmasında yaşamsal önemi bulunmaktadır. Zira Müslüman halkları / ulusları Arap diline mahkum kılmak, İslam’ın evrenselliğini Arapçılık balyozuyla ezmek demektir. Bu, aslında bir başka ifadeyle dinin Arap ırkçılığına kurban edilmesi ve Muhammedî mesajın Arap kültür denizinde yaratılan bir girdabın içinde boğulmasıdır.

Meselenin tüm boyutlarıyla anlaşılabilmesi için öncelikle ezanın semantik ve terminolojik hüviyetini gözler önüne sermemiz gerekiyor.

Dinsel yaşamda tedavülde olan pek çok sözcük gibi ezan da, Arapça bir sözcüktür. Ezan, Türkçede çağrı anlamına geliyor. Sözlük anlamı çağrı olsa da terim olarak “namaza çağrı” yahut “ibadete çağrı” biçiminde bir anlam söz konusu. Ancak ezan aslında sadece namaza yahut ibadete çağrı için okunmaz. İslam’ın ilk yıllarında bazı önemli toplantılar için halkın mescide çağırılması amacıyla da ezan okunduğunu biliyoruz.

Ezan için; “Ezan-ı Muhammedî” ifadesi de kullanılmaktadır. Bu ifade; “Muhammedî Çağrı” demektir. Aslında bu ifade ezanın kaynağını işaret etmesi açısından son derece önemlidir. Anlıyoruz ki ezan bir vahiy ürünü değildir. Zira öyle olsaydı “Ezan-ı İlahî” denilmesi gerekirdi.

Evet, gerçekten de ezan insan ürünüdür, ilahi bir kaynağı yoktur.

Temelde Müslümanların ibadet için mescide çağrılması amacıyla okunan ezana Kur’an’da da çeşitli ayetler yoluyla işaret edilmektedir. Bu konuda en net anlamlı ayetlerden biri Cuma ibadetine çağrı ayetidir. Cuma Bölümü 9. Sözde / 9. Ayette; “İzâ nûdiye” ifadesi vardır ki bu ifade “çağrıldığınızda” demektir. Lakin görüleceği üzere burada çağırmak anlamına gelen ezan sözcüğü değil de nida sözünden türeme bir fiil kullanılmaktadır. Yani bu da göstermektedir ki, burada kastedilen çağrı terimleşmiş ezandaki çağrı değil herhangi bir çağrıdır.

Dişi Sığır Bölümü 279. Sözde / Bakara Suresi 279. Ayette geçen ezan sözcüğünün fiil hali çağırmak anlamında değil de başka bir manada kullanılmaktadır. Söz konusu kullanımda “bilin, anlayın” gibi bir anlam bulunuyor.

Ara Yer Bömü 167. Sözde / Araf Suresi 167. Ayette ise bildirmek anlamı söz konusudur.

Kutsal Ziyaret Bölümü 27. Sözdeki / Hac Suresi 27. Ayetteki kullanımda ise doğrudan doğruya çağırmak anlamı vardır. Lakin buradaki ifade namaza çağrı değil hacca çağrıdır. Yani çağrının namaza çağrı anlamındaki ezanla bir ilgisi yoktur.

Bilindiği üzere ezan okuyan kişiye müezzin denilmektedir. Müezzin sözü Ara Yer Bölümü 44. Sözde / Araf Suresi 44. Ayette ve Yusuf Bölümü 70. Sözde / Yusuf Suresi 70. Ayette “Tellal” anlamında kullanılmaktadır. Yani bu iki ayette de müezzin sözü namaza çağrıyı diğer bir ifadeyle ezanı okuyan kişi anlamında değil herhangi bir konuda tellallık yapan kişiyi işaret etmek üzere kullanılmaktadır.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki gerek ezan gerekse ezan okuyan kişi olarak müezzin sözü Kur’an’da terminolojik manasıyla geçmemektedir.  Bu da ezanın Kur’anî ve ilahî değil tümüyle beşerî olduğunu gayet netlikle ortaya koymaktadır.

Peki, ezan ve ezanın sözleri nasıl belirlendi?

Hazreti Muhammed Medine’ye göç edinceye değin ibadet vaktini bildirmek / duyurmak için herhangi bir yol düşünülmüş değildi. Oysa Mekke’de müşrikler de namaz kılıyordu. Ama namaz vaktini duyurmak için bir şey yapıyor değillerdi. Müslümanlar da namaz kılıyordu ve onlar da böyle bir şeye gerek duymamışlardı. Çünkü Mekke kültüründe ibadet vaktini duyurmak diye bir uygulama söz konusu değildi.

Ancak Yesrib’e yani Medine’ye varınca Müslümanlar gördüler ki Yahudiler ibadete çağrı için bir şey yapıyor. Hıristiyanlar da yapıyor. Peki, biz Müslümanlar ne yapmalıyız, sorusu gündeme geldi.

İşte bu noktada Hazreti Muhammed’e çeşitli önerilerde bulunanlar oldu.

“Es -Salah, es -Salah!” diye bağıralım diyenler oldu. Nitekim bu bir müddet uygulandı da. Ancak yeterli görülmedi.

“Namaz vakti mescidin üzerine bayrak asalım,” diyenler oldu.

“Çan çalalım,” diyen de çıktı. Lakin bu, Hıristiyanların adetiydi.

“Museviler gibi boru öttürelim,”  de dediler.

“Ateş yakıp öyle duyuralım namaz vaktini,” diye öneride bulunanlar da çıktı.

Fakat Hazreti Muhammed bu önerilerin hiçbirini olurlamadı.

Derken…

Sahabeden Zeyd oğlu Abdullah bir gün erkenden Hazreti Muhammed’in yanına varıp gördüğü rüyayı anlattı. Rüyasında yeşil giysili biri “Allah-u ekber!” diyerek ezan okumuştu.

Hazreti Muhammed halkın namaza çağrılması ve namaz vaktinin duyurulması için ezan okunması kararını aldı. Zeyd oğlu Abdullah’a da “sahib’ül- ezan”  yani “ezanın sahibi” ünvanı verildi.

Görüleceği üzere ezan tümüyle insani bir yöntemle saptandı.

O sırada Medine’de herkes Arapça konuşuyordu. Yani Medine halkının dili Arapçaydı. Öyle ki, Medine Yahudilerinin de dili Arapçaydı.

Evet, ezan, halkı namaza çağrı için okunan sözlerden ibarettir. Dili Arapçadır. Zira onu dinleyip anlayacak ve böylece namaza gelecek olan herkes Arapça konuşuyordu. Dolayısıyla ezanın Arapça olması Medine koşullarında elbette ki gayet doğaldı. Mekke ve tüm Arap yarımadası için de bu durum son derece doğaldı.

İlk ezanı Habeşli Bilal okudu. Tarihler 15 Haziran 622’yi yahut 623’ü gösteriyordu. Bilal köle idi. Ve rengi siyahtı. Üstelik o peltek biriydi. “Şin” harfini “sin” gibi okuyordu. Hazreti Muhammed ilk ezanı ona okutarak aslında çok önemli bir ileti ortaya koymuştu. Gerek peltekliğinden dolayı gerekse köle ve siyahî oluşu nedeniyle onu aşağılamak isteyenlere karşı Hazreti Muhammed Habeşli Bilal’i onore etti. O ki, tarihe müezzinlerin piri / atası olarak geçti.

Peki, namaz için ezan okunması şart mıdır?

Mantıken bakıldığında ezan sadece bir duyurma aracıdır. Dolayısıyla şart addedilemez. Lakin İslam fukahası ezanın hükmü konusunda da hemen hemen her konuda olduğu gibi ihtilaf etmişlerdir. Hanefi, Şafii, Malikî ve Caferi çoğunluk fukahaya göre ezan müekked sünnettir. Hanbelîlere göre ise farz- ı kifaye kabul edilir. Yani bu durumda ezana şart gözüyle bakan yalnız Hanbelî mezhebidir. Hanbelî mezhebinin Selefîlik ve Vahhabîlikle ilişkisi düşünüldüğünde böylesi bir hüküm vaz etmeleri elbette ki dikkat çekicidir. Türkiye’de ezanın dili konusundaki katı ve aşılmaz gibi görünen anlayış da Selefi, Vahhabî etkinin bir sonucudur. Zira Türkiye Müslümanlığı hızla Selefi, Vahhabi çizgiye doğru savrulmaktadır.

Herhangi bir yerleşim biriminde ezan okunmadı diye namaz da kılınmaz, şeklinde bir anlayışın mevcudiyeti söz konusu olmadığına göre aslında ezanın fiilen de sünnet hükmü doğrultusunda bir işleve sahip olduğu aşikârdır. Yani egemen görüşe göre ezan okunmasa da namaz vakti geldiyse namaz kılınır; illa ki ezan okunması beklenmez.

Ancak yeri gelmişken belirtelim ki İslam fukahasının çoğunluğuna göre evvelce ezan okunan bir yerleşim biriminde ezan okunmamaya başlandıysa oranın halkı uyarılır. Uyarıya rağmen ezan okumamaya devam ediyorlarsa onlara savaş açmak vaciptir. (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ezan Maddesi)

Gelelim ezanın dili meselesine…

Önce ezanın sözlerini anımsayalım:

Allah-u ekber! (4 kez)

Eşhedü enla ilahe illallah! (2 kez)

Eşhedü enne muhammed’er-resulullah! ( 2 kez)

Hayye ale’s-salah! ( 2 kez)

Hayye ale’l-felah! (2 kez)

Allah-u ekber! ( 2 kez )

Lailahe illallah! (1 kez)

Sabah ezanında ayrıca “Essalatü hayrü’mmin’en-nevm” ifadesi de söylenir.  Bunun anlamı; “namaz uykudan hayırlıdır!” şeklindedir. Bu ifade Hazreti Muhammed döneminde yoktu. Lakin İmam Malik’ten rivayetle bu ifadenin ezana Halife Ömer tarafından eklendiği belirtilmektedir.

Ancak ezan İslam dünyasının her yerinde bu şekilde okunuyor değildir. Zira Caferiler bu sözlere;  “Ben tanıklık ederim ki Ali, Allah’ın velisidir,” anlamına gelen “Eşhedü enne aliyyen veliyyullah” sözünü de ilave ederler. Bu sözün Hazreti Muhammed döneminde de okunduğunu ama Halife Ömer’in bunun yasakladığını ileri sürerler. Yine Caferiler ezanda; “Hayye ale’l- hayr’il- amel!”  sözünü de okurlar.  Bunun anlamı da; “Haydi hayırlı amele!” demektir.

İsmailîlik gibi diğer Şii ekollerde bunlardan başka sözlerin de ezanda okunduğunu biliyoruz.

Dolayısıyla ezan konusunda hem okunuşu hem de hükmü bakımından öyle sanıldığı gibi İslam dünyasının tümünde bir görüş ve uygulama birliği yoktur.

Ezan dünyanın her yerinde böyle okunur, ifadesi gerçeği yansıtmamaktadır. Ayrıca dünyanın her yanında ezan okunuyor da değildir. Dünya coğrafyasının yaklaşık üçte ikisinde hiç ezan okunmaz. Zira oralarda Müslümanlar olsa da çoğunluk yahut egemen değildirler. Lakin ezan okunmuyor diye oralardaki Müslümanlar namaz vaktinden habersiz kalıyor da değiller. Dolayısıyla “ezan okunmalı ve Arapça olmalı ki ezan olduğunu anlayalım ve böylece namaz vaktinin geldiğini fark edelim,” şeklindeki bir izah hem gülünç hem de gerçekliği olmayan bir safsatadan ibarettir.

Ezanın mutlaka Arap dilinde olması gerektiği yönünde İslam fukahası arasında egemen bir görüş vardır. Ancak bu egemen görüşe muhalefet edenler de bulunmaktadır. Başta İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin anadilde ibadet fetvası düşünüldüğünde ezan için de benzer bir görüşte olabileceğini tahmin etmek olasıdır. Nitekim İmamı Azam Ebu Hanife, ezanın Arapça dışında bir dilde de okunabileceği yönünde açıkça fetva vermiştir. O özetle şöyle demiştir: “Ezan Farsça da okunabilir. Yeter ki ezan olduğu bilinsin. Eğer ezan olduğu bilinmezse okunması caiz değildir.” (Prof. Dr. Hidayet Aydar, Balıkesir Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ezanın Tarihi ve Başka Dillerde Okunması Meselesi, Haziran 2016)

Ezanın Arapça dışında başka dillerde de okunabileceği yönünde Şafii ulemanın çoğunluğunun da müspet bir görüşü vardır. Lakin burada şöyle bir kayıttan bahsedilmektedir: Şafii bilginler, Arapça bilmeyen bir Müslüman topluluk için ezanın onların dilinde de okunabileceğine hükmetmişler ve bunu, ezanı Arapça olarak ve usulüne uygun bir şekilde okuyacak birini buluncaya kadar diye bir kayda bağlamışlardır. Bu kayda rağmen yine de ilkesel olarak ezanın başka bir dilde de okunabileceğine hükmetmek egemen dini düşüncenin baskıcı ve Arapçı anlayışı akla getirildiğinde çok büyük bir hadisedir. Bu bakımdan Şafii ulemanın bu görüşü hayli dikkate değerdir.

Tarihî kayıtlarda rastladığımız bilgiler bize, ezanın Arapça dışında başka bir dilde okunması uygulamasına ilişkin Cumhuriyet döneminden yüzyıllar önce de örneklerin bulunduğunu bildiriyor. Nitekim Ebu Bekir Muhammed b. Ca’fer en-Nerşehi, “Tarih-u Buhara” adlı kitabında şunları yazmakta: “Emir Kuteybe Hicrî 94 (Miladî 712) yılında Buhara Zerdüşt ateşgedesini yıktırdı. Yerine büyük bir cami yaptırdı. İbadet Farsça yapılıyordu. Çünkü halk Arapça bilmiyordu. Ezan Farsça okunduğu için, namaz da bir adamın Farsça kılınıyordu.”

Benzer bir uygulamanın İbn Tumert tarafından Berberice olarak gerçekleştirildiği de ileri sürülmektedir. Kuzey Afrika’nın bazı bölümleri ve Endülüs’tekurulan Muvahhidûn Devleti’nin kurucusu Berberi İbn Tumert hem ezanı Berberice okuttu hem de namazın Berberice kılınmasına izin verdi.  Bu konuda daha ayrıntılı bilgilere Muhammed İkbal’in Türkiye’de Türkçe ezan konusunu işlediği yazısından ulaşılabilir. (Muhammed İkbal, İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Çeviren; N.A. Asrar, Bir Yayınları, İstanbul 1984)

Öte yandan ezanın Arapça dışında başka dillerde okunması uygulamasının geçici bir uygulama olduğu yönündeki savunmalar yersiz olduğu kadar tarihi gerçeklerle de uyuşmamaktadır. Zira ezan bir iki yıllık bir süre için değil çok daha uzun yıllar süresince Farsça ve Berberice okundu.

Bize göre ezan kesin olarak her halkın anladığı dilde okunmalıdır. Lakin illa da Arapça okunması isteniyorsa elbette buna da saygı göstermek icap eder. Yalnız şu unutulmamalıdır ki ezanın Arapça okunmasını istemek nasıl meşru ve tabii bir hak ise başka dillerde de okunabileceğini belirtmek aynı şekilde İslamî ve insanî bir haktır. Dileyen kişiler yahut topluluklar için ezan Arapça dışında başka bir dil ile de okunabilmelidir. Bu hak hiçbir surette engellenemez. Zira din ve inanç özgürlüğü gibi temel bir insan hakkının ihlaline izin verilemez.

Türkiye’de mevcut kanunlara göre zaten ezanın Türkçe okunması yasak değil. Dolayısıyla herhangi bir cezası da yok. O halde birileri dilerse Türkçe ezan okuyup bir mekânda namazlarını kılabilirler. Hatta namazı da Türkçe kılabilirler. Elbette ki bunun için örnek bir uygulamanın olması da şart. Sanırım insanlar bu konuda örnek bir uygulama beklemektedir.

Peki, Türkçe ezan konusunda geçmişte neler yaşandı?

Ezanın ve ibadetin Türkçe olması konusundaki tartışmalar, Türklerin Müslümanlaşma tarihinin başlangıcına değin varıyor. Lakin yaşanan tartışmalara rağmen Arapçılık egemen oldu. Türkçeyi savunmak için çalışmalar yapan ve Türk dilini yaşatma uğraşısı verenler de pes etmedi. Nice eserler yazıldı.

Bunların en ünlülerinden biri 11. Yüzyılda yazılan Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat’it-Türk adlı sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmut, yapıtında Türkçenin Arapçadan zengin ve engin bir dil olduğunu kanıtladı. Ancak yine de Türkler arasında baş gösteren Araplaşmayı durduramadı. Araplaşma dinsel yaşam alanında başlayıp neredeyse her alanda etkisini gösterdi. Türk dili Arapça sözcüklerle boğuldu.

13. Yüzyılda Anadolu’da Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanı Türkçeyi resmi dil ilan etse de sonrasında Türk dili yüzyıllar boyunca sahipsiz bırakıldı. Ozanlarımız ve türkülerimiz olmasa neredeyse unutulup gidecekti.

Türk dili İslamî manada ibadet dili olarak yalnızca Alevi cemlerinde yer alabildi.  Bir de Türk Sünniliğinin mevlit törenlerinde okunan mevlitler ve Türkçe vaazlar Türkçeyi unutulmaktan kurtardı.

Ancak Osmanlı’daki Arapçılık ve Arapça özentisi öyle ibretlik bir tarihi vakıayı kaydetti ki anımsadıkça derin bir üzüntüye kapılmamak elde değil.  Ne idi o vakıa?

Matbaaya izin verilince basılan ilk kitabın Arapça bir sözlük olması!

Evet, ilk olarak İsmail el- Cevherî’nin Vankulu Lügatı adlı Arapça sözlüğü basıldı. Vankulu Lügatı’nın aslı “Tac’ul-Lüga ve Sıhah’ul- Arabiyye” adını taşımaktaydı. Bu kitap Osmanlıcaya çevrilerek neşredildi.

Öte yandan Osmanlı’nın son döneminden itibaren Türkçe ibadet ve Türkçe ezan tartışmaları son derece etkili sonuçlar verdi. Bu konuda makaleler ve şiirler yazıldı. Bu konuda Ali Suavi başı çekti. Ali Suavi “Ulum” gazetesindeki köşesinde, hutbenin kesinlikle Türkçe okunması gerektiğini savunmuştu. Hatta namazın da Türkçe kılınabileceği düşüncesinde idi. Ancak onun görüşleri yeterli rağbeti görmedi.

Sadece Türkiye’de değil Türk dünyasında da tartışılan ve çeşitli sonuçlar doğuran Türkçe hutbe ve Türkçe namaz meselesini başka bir yazıda ele alacağımızdan bu yazıda yalnızca ezan konusu üzerinde durduğumuzu bir kez daha hatırlatıp bir başka bilgiye geçelim.

Bu konuda merhum Ziya Gökalp’ın şu şiiri meşhurdur:

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânasını namazdaki duanın…
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın…
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Tarihsel kayıtlara göre ilk Türkçe ezan, 1926 yılının Nisan ayında Erenköy Camii’nde bir müezzin tarafından okundu. Türkçeye yani annesinden öğrendiği dile düşmanlık eden Araplaşmış sözde Türklerin tepkisi üzerine o müezzin görevden alındı.

Türkçe ezanla ilgili çalışmalar büyük Atatürk’ün emriyle 1932 yılına değin kamuya açık olmadan yürütüldü. Yürütülen çalışmalara 6 kişilik hafızlar kurulu öncülük ediyordu. Kurul şu isimlerden oluşmuştu:

Hafız Saadettin Kaynak, Süleymaniye müezzini Hafız Kemal, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Hafız Burhan, Hafız Fahri, Hafız Nuri, Hafız Yaşar, Hafız Zeki, Sultanselimli Hafız Rıza.

Bu hafızlar, Türkçe ezanı okuyacak kişilerin çok iyi Arapça bilmeleri ve musikiden de anlamaları gerektiği konusunda görüş birliğine varmışlardı.

Yapılan çalışmalar sonucunda ezan Türkçeye çevrildi. Ancak bir ifade konusunda görüş ayrılığı oluştu. Allah – u Ekber’e Türkçe karşılık olarak; “Allah uludur” mu yoksa “Tanrı uludur” mu denilmeliydi? Karar Atatürk’e bırakıldı.  Büyük Atatürk’ün kararı da “Tanrı uludur” yönünde oldu.

O çalışmaların içinde yer alsaydım kesinlikle bu iki öneriyi de kabul etmezdim. Bence Allah-u ekber sözünün Türkçesi olarak; “Allah yücedir!” sözü seçilmeliydi. Ve ezanda Tanrı sözü de bir kere geçmeli ama o da özgün haliyle yani “Tengri” olarak geçmeliydi.

Arapçada “ekber” sözü hem “en büyük” hem de “daha büyük” anlamına gelmektedir. Bu büyüklük hem maddi büyüklüğü hem de manevi büyüklüğü ifade ediyordu. Oysa Türkçede “daha büyük” başka, “en büyük” başkadır.  Ayrıca maddi büyüklük başka biçimde, manevi büyüklük de daha başka biçimde ifade edilir. Zira Türkçe hem anlam zenginliği, hem de sözcük sayısı bakımından Arapçadan çok ilerdedir. Bu bakımdan ekber sözünün “uludur” şeklinde çevrilmesi isabetli ama cahil halk arasında ulumakla karıştırılacağı öngörülüp onun yerine “yücedir” sözü tercih edilmeliydi.  Ayrıca çok yaygın kullanıma sahip Allah sözü korunmalı ama Tanrı – Tengri sözü de en azından ezanda bir defa da olsa söylenerek halk alıştırılmalıydı. Lakin o günün koşullarında devletin mutlak egemenliği nedeniyle zaten kimsenin itiraz edemeyeceği düşünülerek kısa yoldan ve devrimci bir anlayışla ödünsüz bir yöntem takip edildi. Fakat yıllar geçtikçe gerici anlayış güçlendi ve az evvel ifade ettiğimiz hususları da kullanarak halkın cahilliğini istismar edip Türkçe düşmanlığını körükledi.

1932’de ezan tam metin halinde Türkçeye şu şekilde çevrildi:

Tanrı uludur! (4 kez)

Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak! (2 kez)

Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed! (2 kez)

Haydi namaza! (2 kez)

Haydi felaha! (2 kez)

Tanrı uludur (2 kez)

Tanrı’dan başka yoktur tapacak! (1kez)

Sabah ezanında da; “Namaz uykudan hayırlıdır!” ifadesi vardı.

Açıkça ifade etmeliyim ki ezanın Arapçasından daha ileri bulduğum bu çeviriyi Türkçe bakımından pek başarılı bulmuyorum.

Ben olsaydım ezanı şu şekilde Türkçeleştirirdim:

Allah yücedir! (4 kez)

Yoktur tapacak, Allah vardır ancak! (2 kez)

Muhammed Allah’ın elçisidir! (2 kez)

Haydi namaza! (2 kez)

Haydi kurtuluşa! (2kez)

Tengri yücedir!(2 kez)

Yoktur tapacak, Allah vardır ancak! (2 kez)

Sabah ezanında da aynı şekilde “Namaz uykudan hayırlıdır!” ifadesini yeğlerdim.

Türkçe ezan yasal anlamda ilk kez 30 Ocak 1932 tarihinde Fatih Camiinde Hafız Rıfat Bey tarafından okundu. Daha sonra önce İstanbul olmak üzere yavaş yavaş tüm yurda yayıldı.

Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi 4 Şubat 1933 tarihinde müftülüklere bir genelge göndererek “Türkçe ezan ve kametin memleketin her tarafında bir ahenk, bir siyak dairesinde tatbikinin zaruri olduğunu, Türkçe ezana riayet etmeyenlerin şiddetle cezalandırılacağını” belirtti.

Böylece 7 Şubat 1933 tarihinden sonra İstanbul’da -Evkaf Müdüriyetinin tebliği ile- bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı. Hatta ABD’nin Detroit kentinde yaşayan Türkler ezanın Türkçe metnini istemişler ve 1933’ün Mayıs’ından başlayarak ezanı Türkçe okumuşlardı.

1 Şubat 1933’te Bursa’da yaşanan olaylar dışında ezanın Türkçeleştirilmesine yönelik büyük bir tepki oluşmadı. Eylemler ya bireyseldi ya da kaçamaktı. Söz gelimi, cezaî ehliyeti olmayan delilere ve çocuklara Arapça ezan okutularak yasak delinmeye çalışılıyor yahut Ticanî tarikatı üyeleri milli maçlar sırasında Arapça ezan okuyup yasağı bireysel olarak deliyordu.

Ezan üzerinden yürütülen Türkçe ve Türk düşmanlığı, 18 yıllık bir mücadelenin sonunda 16 Haziran 1950’de başarıya ulaştı. Demokrat parti iktidara gelir gelmez CHP’nin de desteğiyle ezanın yeniden Arapça okunması yönünde bir kanun çıkardı. Bu kanunda ezanın Arapça okunma yasağı kaldırıldı ama Türkçe okunması yasaklanmadı.

Evet, ezanın İslam ve Türk tarihinde geçirdiği serüven kısaca böyle…

Çalışmamızın sonunda meseleye dair düşüncelerimizi daha anlaşılır kılmak için maddeleştirerek bir kez daha aktaralım:

1.      Ezan ibadete çağrıdır. Amaç ibadettir. Ezan ise araçtır.

2.      Aracın amacın önüne geçirilmesi yanlıştır.

3.      Ezanın Arapça dışında başka dillerde de okunabileceği İslam tarihinde daha önce de tartışıldı.

4.      İmamı Azam Ebu Hanife, ezanın Arapça dışında bir dille de söz gelimi Farsça da okunabileceği fetvasını verdi.

5.      Aynı şekilde Şafii ulemanın çoğunluğu da Arapça bilmeyenler için ezanın başka bir dilde de okunabileceği fetvasını verdi.

6.      Ezan, İbn Kuteybe döneminden başlayarak uzun yıllar boyunca Buhara ve Horasan’da Farsça okundu.

7.      Ezan Kuzey Afrika’nın bazı bölümleri ve Endülüs’te İbn Tumert’n kurduğu Muvahhidûn Devleti döneminde yine uzun yıllar boyunca Berberice okundu.

8.      Ezanın Türkçe okunması İslam’a aykırı değil tam tersine uygundur.

9.      Cumhuriyet döneminde 18 yıl ezanın Türkçe okunması da İmamı Azam Ebu Hanife’nin fetvasını esas alan İslamî bir uygulamadır.

10.  Tüm bunlara rağmen halkımızın çoğunluğu ezanın Arapça okunmasını istiyor ve ezanı Arapça dinlemek istiyorsa buna saygı duymak icap eder.

11.  Ezanın Arapça okunmasını istemek nasıl saygıdeğer bir hak ise Türkçe okunmasını istemek de aynı derecede saygıdeğer bir haktır. Her iki hakka saygı gösterilip gereği yapılmak zorundadır.

12.  Ezan, Arapça okunmasını isteyenler için Arapça okunmalı, Türkçe okunmasını isteyenler için de Türkçe okunmalıdır.

13.  Bu satırların yazarı Arapça ezan isteyenlerin de Türkçe ezan isteyenlerin de taleplerini desteklemekle beraber tercihini Türkçe ezandan yana yapmaktadır.

14.  Dileyen her Müslüman halkın ezanı kendi dilinde okuyabilme imkânına kavuşması İslam’ın evrenselliğinin kaçınılmaz bir gereğidir.

15.  Ezan siyasi bir tartışma konusu olmaktan çıkarılmalı ve iş erbabına yani bize; din bilginlerine bırakılmalıdır.

Kim ne derse desin talep edenler için Türkçe ezan; su gibi, ekmek gibi, ana sütü gibi bir haktır. Türk milleti, bu hakkı er ya da geç elde edecektir.


Kilisede Çan Çalmanın Tarihçesi

Çan, kökeni tarih öncesi zamanlara dayanan, her çağda, her uygarlıkta rastlanılan bir çalgıdır. Pek çok çeşidi bulunan çan kullanıldığı yere ve amaca uygun biçimler ve değişik isimler alır. Türklerde gang, çeng, çong, Batıda ise clocca, signurn, kampana ve nola gibi adlarla anılan çanın sesinin özel güçleri olduğuna, Tanrılara seslenmeye, büyü yapmaya, kötü ruhları kovmaya, yağmur yağdırmaya yaradığına inanılırdı. Günümüzde çanlar, sahipleri izlerini bulsun diye hayvanların boyunlarına asılan

Çan, kökeni tarih öncesi zamanlara dayanan, her çağda, her uygarlıkta rastlanılan bir çalgıdır. Pek çok çeşidi bulunan çan kullanıldığı yere ve amaca uygun biçimler ve değişik isimler alır. Türklerde gang, çeng, çong, Batıda ise clocca, signurn, kampana ve nola gibi adlarla anılan çanın sesinin özel güçleri olduğuna, Tanrılara seslenmeye, büyü yapmaya, kötü ruhları kovmaya, yağmur yağdırmaya yaradığına inanılırdı.

Günümüzde çanlar, sahipleri izlerini bulsun diye hayvanların boyunlarına asılanlardan işaret ve ikaz amacıyla ulaşım araçlarında kullanılanlara, gemilerde saat ve nöbet değişikliklerini haber vermek için bulundurulanlardan kiliselerdekilere kadar çok geniş ve yaygın bir biçimde kullanılmaktadırlar.

Çan sallanırken dışına çekiçle veya içine halkaya asılmış bir tokmakla vurularak ses çıkartılır. Dıştan çekiçle vurmada ses daha madeni olur. En dolgun ses içten vuran tokmakla elde edilir. Çanlar boyutlarına göre değişik sesler verirler. En büyük çan en kalın sesi verir. Çan bir temel ses verirken yapısına bağlı olarak bu sesin frekansının katlarını, yani armoniklerini de verir. Bu armonikler çanın dış ve iç yüzeyinin şekline bağlıdır. Çanın gövdesinin neresinden, sesin hangi armoniğinin çıkacağı bellidir.

Çanın akordu, üzerindeki maden miktarı azaltılarak yapılır. Çanın malzemesi genellikle bronzdur, yani bakır (yüzde 78) ve kalay (yüzde 22) karışımıdır. Farklı sesler veren çanlardan oluşturulmuş çan sistemi ile müzik yapılabilir.

Bu kadar yaygın bir biçimde kullanılmasına rağmen çanın tarihsel kökeni ve ne zaman Hıristiyan dünyasında kilisenin bir parçası haline geldiğine dair kesin bilgiler yoktur. Bilinenler ise çanın kökeninin çok çok eskilere, çok Tanrılı dinler zamanlarındaki toplumlara dayandığı, Hıristiyanlığın ise çanı Hz. İsa'dan yüzlerce yıl sonra kullanmaya başladığıdır.

Tarihte bütün uygarlıklar gong, çan, zil gibi çalgıları kullandılar. Bunların içinde çamur, ağaç gibi madeni olmayan malzemelerden yapılanlar da vardı. Madeni çanlar ise 4000 yıl öncelerinden, insanların bronzu kullanmaya başlamalarından bu yana çoğunlukla döküm yöntemleriyle yapılmaktadır. Tarihin en usta çan yapımcıları milattan önce 1000'li yıllarda Çin'de yaşamışlardır.

Roma dönemi çanları dövme demirden yapılırdı. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca unutulan çan yapma sanatı MS 8. yüzyılda keşişler tarafından yeniden keşfedildi. Avrupa'nın en usta çan dökümcüleri, ses ve akordun inceliklerini ilk geliştiren Belçikalılar ve Hollandalılar'dır.

Hıristiyanlığın ilk 300 yılında Hıristiyanlar serbestçe dua edemediler. Kapıdan kapıya dolaşan özel görevli kişiler dini mesajlar iletiyor, toplanma ve ibadet yerlerini bildiriyordu. Kapıları şifreli bir şekilde çalmakla başlayan özel işaretler, baskılar gevşedikçe bir plaka üzerine veya kapıya ağaç tokmakla vurma şekline dönüştü. Ağaç plaka üzerine tokmakla vurma geleneği hala bazı manastırlarda sürmekte, keşişleri duaya çağırmakta kullanılmaktadır.

Hıristiyanlıkta tahta bir plaka üzerine tahta tokmakla vurma geleneğinin Hz. Nuh zamanından kaynaklandığı sanılıyor. Hz. Nuh da tufandan kurtarabilmek için tüm hayvanları gemisine böyle çağırmıştı. Hz. Nuh'un gemisi nasıl kurtuluşu ve günahlardan arınmayı temsil ediyorsa kilise de Hıristiyanlar için öyleydi.

Romalıların Hıristiyanlar üzerindeki baskıları gittikçe gücünü kaybederek birkaç yüzyıl sürdü. Zamanla Hıristiyanlar dini toplantılarını daha açık, daha sesli olarak insanlara duyurabilir hale geldiler. Sayıları gittikçe arttığından daha büyük, kapalı yerlerde toplanarak ibadet etmeleri gerekiyordu. Bu amaçla çanın kullanılmaya başlanılması kimine göre milattan 400 yıl sonra İtalya Nola (veya Campana) piskoposu Paulinus, kimilerine göre de MS 604 yılında Papa Sabinianus zamanında olmuştur.

Kesin olan bir şey vardır ki, çanın resmi olarak ilk ortaya çıkışı Ortodoks kilisesinde, Venedik Dükü Patrician'ın 853 yılında İmparator III. Michael'e Aya Sofya'da (Hagia Sophia) kullanılmak üzere 12 adet çan hediye etmesinden sonra olmuştur. Çanlar kiliselerde asırlarca yaygın olarak kullanılmamış, bugünkü şekliyle kullanılmaya ise ancak on altıncı yüzyıldan sonra başlanılmıştır.

Hıristiyan din adamlarının çanı dini bir simge olarak düşünmelerinin, Yahudilerin Eski Ahit'indeki yortunun başlangıcını bildirme merasimlerinden esinlendiği sanılıyor. O zamanlar din adamlarının cüppelerinin eteklerine tutturulmuş çanların yürüdükçe çıkardığı sesler Tanrıya gönderilen ilahi bir melodi olarak kabul ediliyordu.

Kiliselerde çan çalınması İslamiyetteki ezanın tam karşılığı, yani ibadete çağrı değildir. Çan sesleri dua ya da ayin saatini bildirmenin yanında vaftiz, nikah, ölüm için yapılan dinsel törenlere eşlik eder, festivaller, kraliyet ailelerinde doğumlar, orduların zaferi gibi toplum için önemli olan olayları da duyururlar.

Tarihi geçmişi ne olursa olsun çan çalmanın gerçek kökeninde, çan sesinin kötü ruhları ve Şeytanı uzaklaştıracağı inancı yatar. Haç, mum yakmak, Noel'de çam süslemek gibi diğer birçok sembol ve gelenekte olduğu gibi çan çalmanın da başlangıç noktası, çok Tanrılı dinlerin hüküm sürdüğü, havaya, güneşe, aya, ateşe, toprağa ve diğer güçlere tapılan pagan çağlarıdır.

Müslüman devletlerde diğer din mensuplarına ne gibi özgürlükler verilir? Mesela kilisede çan çalmak serbest midir? Osmanlı Devletinde gayri müslimlere din ve vicdan hürriyeti var mıydı?


İslâmî naslara ve Müslüman toplumlardaki tatbikata bakarak şunu ifade etmek mümkündür ki, anlaşmalara riayet ettikleri, fitne ve fesadın merkezi olarak kullanmadıkları müddetçe bütün gayri müslimlerin mabetlerine saygı gösterilmesi ve korunması Müslüman idareciler için bir vecibe sayılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Seniyye’nin belirlemiş olduğu ana esaslar, hulefâ-i râşidîn başta olmak üzere İslâm’ın ahkamını kendilerine rehber edinmiş bütün Müslüman idareciler tarafından tatbik edilmiştir.

Emevîler, Abbâsîler, Fâtımîler, Selçuklular, Osmanlılar vd. Müslüman devletler her daim kendi tebaası olmayı kabul etmiş gayri müslimlerin mabetlerine ve dinî yaşantılarına saygı göstermiş, dinî hürriyetlerini her türlü tecavüzden korumuşlardır. Hususen Osmanlıların takip ettiği dînî müsamaha sayesinde bugün de pek çok Osmanlı şehrinde cami, kilise ve havrayı bir arada görmek mümkündür. Tarihte yaşanan bazı küçük ve istisnaî uygulamalar bir tarafa bırakılacak olursa, farklı din mensuplarınca kutsal mekân olarak kabul edilen mabetler ve dinî mekânlar hep korunmuş ve zarar görmelerine müsaade edilmemiştir.(1)

Müslüman bir ülkede yaşayan gayri müslimlere / zimmilere, din ve vicdan hürriyeti meşrû dairede tanınmış ve tatbik edilmiştir. Osmanlı hukukunda zimmîlerin dinleri ile başbaşa bırakılmaları, İslâm'dan alınan temel bir prensiptir. Fâtih'in Sırp Kralı Brankoviç'e Macar Kralı'nın “Sırbistan'ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım” dediğini bile bile, "Eğer devletime itâat ederseniz, her camiinin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi Hâlıkına ibâdet edecek” cevâbını vermiştir.(2)

Bütün bu hoşgörüye rağmen gayri müslimlerin ibadet özgürlüklerine kısmî kısıtlamaların getirildiği bazı konular da vardır. Bu kısıtlamalar çoğunlukla ibadet zamanında çıkarılan seslerle ilgiliydi ki bunların başında çan çalma yasağı gelmekteydi.(3)

Çan çalmanın, Müslümanlar tarafından İslâm’ın üstünlüğüne bir saldırı olarak görüldüğü için yasaklandığı belirtilmektedir.(4)

Bununla birlikte bu yasak, zimmilerin hiçbir şekilde çan çalamayacakları anlamına gelmiyordu. Mabetlerinin içinde, çevresindeki Müslümanları rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla ve namaz vakitlerinin dışında çan çalabiliyorlardı. Ayrıca çan yerine tahta çalma geleneği de zaman zaman şikayet konusu oluyordu. Kayseri’deki Rumların çan yerine tahta çalmalarından dolayı çıkan seslerden rahatsız olan Müslümanlar şikayetçi olmuşlar, bunun üzerine Rumların tahta çalmaları yasaklanmıştı. Fakat daha sonra tahta çalmaları konusunda Rumlara izin verildiği görülmektedir. (5)

Ayrıca beratlarda gayri müslimlerin âyinleri esnasında çıkan seslerin yüksekliğini istismar ederek zimmilere gereksiz şekilde müdahale edilmemesi de özellikle vurgulanmaktaydı. (6)


Dipnotlar:

1)    Zeydan, Ahkâm, 95-98
2)    Ercan, Yavuz, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara 2001, s. 241
3)    Christian Church Buildings”, Etudes Balkaniques, Sofia 1994, sy. 4, s.33
4)    Adıyeke, Nuri, “Islahat Fermanı Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi ve Gayrimüslimlerin Yaşantılarına Dair”, Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, (Ed: H.Celal Güzel), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000. s.191) Tahta çalma işinin oldukça eski bir uygulama olduğu, bu konunun XVI. yüzyıl şeyhulislâmlarından Ebussuud Efendi’ye de sorulmasından anlaşılmaktadır. (“Su’al: Bir kilise Müslümanlar mahallesinde vâki’ olup, kafirler nâkûs yerine bir yufka tahtayı nice yerlerden delip ibadetleri zamanında ol tahtanın orta yerine tokmak ile darb edip, bir savt-ı acib peyda olup, Müslümanlar müte’ezzî olsalar, şer’an ref’ olunmak caiz olurmu? Cevap: Vacibdir.” Bkz. Düzdağ, M.Ertuğrul, Şeyhulislâm Ebussu’ud Efendi’nin Fetvalarına Göre Kanuni Devrinde Osmanlı Hayatı, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s.151
5)    “…ve metropolit ve papaz tâifelerinin hânelerinde izhâr-ı savt etmeksizin İncil kırâat eylemelerine muhâlefet olunmayub ve ehl-i örf tâifesi mücerred ta‘cîz içün siz mülk menzilinizden bir oda gözde Tevrat ve İncil okuyub kandil asmışsız ve mum yakmışsız ve iskemle ve tasvir koyub bürde asmışsız ve buhur yakıb salarsız ve elinizde değnek tutarsız deyu bahâne ile ref‘i savt ve i‘lân-ı küfr eylememek şartıyla icrâ-yı âyin-i bâtılalarına mücerred celb-i mal kasdıyla mîr-i mîran ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından hilâf-ı şer‘i şerîf ve bi-gayr-i hak akçe mütâlebesiyle ta‘addî ettirilmemek içün mukaddem verilen fermân-ı âliberâtları şartına idhâl oluna deyu sâdır olan fermân-ı âlişân mahalline kayd olunmağla hilâf-ı fermân rencide ve ta‘addî ettirilmeyüb…” (B.Ş.S.(Bursa Şer’iyye Sicilleri), C29/4b; bk.  Ali İhsan KARATAŞ, Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlere Tanınan Din ve Vicdan Hürriyeti)

Cevap 2:

Soruda geçen konuyla ilgili olarak, Ali İhsan KARATAŞ’ın Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlere Tanınan Din ve Vicdan Hürriyeti, isimli makalesini takdim ediyoruz:

Osmanlı Devleti, tebaası olan gayrimüslimlere tanıdığı din ve vicdan hürriyeti bakımından muasırları arasında en önde gelen devletler arasında yer almaktadır. Zaman zaman fethedilen şehirlerin en büyük mabedi fetih sembolü olarak camiye çevrilirken diğer mabetlere büyük ölçüde dokunulmamış ve gayrimüslimlerin ihtiyaçları için tahsis edilmiştir. Bu mabetlerinin işleyişi, yönetimi, gelir ve giderlerinin kontrolü din adamlarına bırakılmıştır. Gayrimüslimler gerek ferdi gerekse toplu ibadetlerini diledikleri gibi ifa etme hakkına sahip idiler. Zorla Müslümanlaştırmanın yasak olduğu Osmanlı Devleti’nde zimmiler, aile hukukuyla ilgili meselelerini kendi din adamlarının nezaretinde çözebiliyor, çocuklarının eğitim öğretimlerini de yine kendi dinlerinin gerektirdiği şekilde yapabiliyorlardı. Bu konulardaki hakları devletin koruması altındaydı. Zaman zaman yaşanan bireysel aksaklıklar idareciler tarafından giderilmeye çalışılmaktaydı.

Osmanlı Devleti’nin, tebaası olan gayrimüslimlere tanıdığı din ve vicdan hürriyeti konusunda çok sayıda yazı kaleme alınmıştır. Bu yayınlardan, gayrimüslimlere tanınan haklar bakımından Osmanlı Devleti’nin muasırı devletler arasında ilk sıralarda yer aldığı anlaşılmaktadır. Son yıllarda artan arşiv çalışmaları ve konuyla ilgili tespit edilen belgeler de bu gerçeği te’yid etmektedir. Bu çalışmada da özellikle Bursa Şer’iyye Sicilleri’nden tespit edilen belgelerle konuya katkı sağlanmaya çalışılacaktır.

A- Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi

İslâm hukukuna göre halkı Müslüman olmayan bir şehir fethedilince şehrin sakinleriyle “zimmet akdi” denilen bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmayı kabul eden gayrimüslimlere zimmi denir. Bu antlaşmayla hakları garanti altına alınmış olan gayrimüslimler birçok konuda Müslümanlarla eşit hale gelir ve Müslümanlar gibi bütün hususî haklardan faydalanırlar.1 İslâm hukukunun önemli bir bölümünü teşkil eden ve ilk uygulamaları Hz. Peygamber döneminde yapılan zimmet akdine göre Müslüman idareciler, cizye ödemeyi kabul eden zimmilerin can ve mal güvenliklerini sağlamak zorundadırlar.2

İslâm hukukunda kendileriyle zimmet antlaşması yapılan gayrimüslimlerin Kur’an’daki “dinde zorlama yoktur” ayeti3 gereği zorla Müslümanlaştırılmalarını yasaklanmıştır. Onların mabetlerinde ibadet etmeleri, mülk edinme ve seyahat etme gibi hakları engellenemez. Müslümanların zimmilere zulmetme hakları yoktur. Nitekim Peygamber Hz. Muhammed bir hadisinde, bir zimmiye zulmeden, gücünün üzerinde yük yükleyen ve isteği dışında ondan zorla bir şey alan kişiye kıyamet gününde bizzat kendisinin düşman olacağını belirtmiştir.4

İstanbul’un fethinden önce Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere, İslâm hukukuna göre muamele edilmiştir. İstanbul’un fethinden sonra ise İslâm hukuku açısından bir değişiklik yapılmamakla birlikte biraz daha farklı bir uygulamaya gidilerek millet sistemi oluşturulmuştur.

Millet sisteminde din ve mezhep esasına göre tasnif edilen zimmiler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler üç ayrı millet olarak kabul edilmiştir. Böylece gayrimüslimlerin devletle olan ilişkileri yeni bir yapıya kavuşturulmuştur. XVIII. asırdan itibaren Katolikler ve Protestanlar da millet sistemi içerisindeki yerlerini almışlardır.5 Bu sistemle gayrimüslimlerin idare edilmesi daha kolay hale gelmiştir. Zira daha önce devlet bir bütün olarak gayrimüslimler ile muhatap iken, şimdi bölümlere ayrılmış ve her birinin başında devlete karşı cemaatinden sorumlu olan liderlerle muhatap olmaya başlamıştır. Bu sistemle, gayrimüslimler bakımından İslâm hukukunun kendilerine tanıdığı haklarda bir kayıp olmamışken, devletin zimmi tebaayla olan ilişkilerinin düzene girmesi sağlanmıştır.

Doğu (Bizans) ve Batı (Roma) kiliseleri arasında yaşanan problemler sonucunda Patrik II. Anastasios istifa etmiş ve Ortodoks dünyasının liderliği boş kalmıştı.6 İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesiyle birlikte Fatih, daha önce dağılmak üzere olan Ortodoks kilisesini yeniden canlandırmak amacıyla Rumlardan, boş olan patriklik makamına yeni bir patrik seçmelerini istedi. Bunun üzerine Rumlar kendi dinî kurallarına göre Georgios Scholarios’u “Gennadios” ünvanıyla patrik olarak seçtiler. Fatih Sultan Mehmet, bu seçimi onayladı ve cemaate haklarını içeren bir de ferman verdi.7 Ayrıca Rumeli ve Anadolu’nun yanında Mısır, Suriye, Filistin, Kıbrıs ve Rus Ortodokslarının idaresi de İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağladı.8 Osmanlı Devleti’ndeki Ortodoks Hıristiyanlar kendilerine tanınan imkanlar bakımından memnundular. Zira onlar birçok bakımdan koruma altına alınmışlardı.9

1461 yılında ayrı bir millet olarak kabul edilen Ermeniler için de bir patrikhane kurulmuş ve söz konusu millete patrik olarak Bursa Metropoliti Ovakim tayin edilmiştir.10 Ayrıca Süryani, Habeş ve Kıbti kiliseleri de Ermeni patrikhanesine bağlandı. Ortodokslara verilen hakların aynısı Ermeni Patrikhanesi’ne de tanındı.11

Rumlar ve Ermenilerden sonra millet olarak tanınan üçüncü grup ise Yahudilerdir. Fetihten sonra Yahudilere hahambaşı olarak Moşe Kapsali tayin edildi ve kendisine cemaatini idare etme yetkisi verildi.12 Osmanlı Devleti’nde Yahudilere verilen hakların genişliği nedeniyle dünyanın birçok yerinde baskı gören Museviler Osmanlı Devleti’ne gelmeye başladılar.13

Kuruluşundan beri Osmanlı Devleti’nin zimmilere, İslâm hukukunun sınırları içinde muamele ettiği ve topraklarında barındırdığı gayrimüslimlere verdikleri haklar bakımından muasırı devletler içerisinde en iyiler arasında yer aldığı gerçeği, yabancı araştırmacıların da daima dikkatini çekmiştir.14 Nitekim İslâm araştırmalarında önemli bir yeri olan Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi adlı eserinde Osmanlı yöneticilerinin zimmilere yönelik tutumlarıyla ilgili şu ifadelere yer vermiştir:

“Alt tabakadan idare organlarının keyfi hareketlerine karşı merkezî idarenin kolayca yardıma çağrılabildiği hükümet merkezinde ve civarında milliyetlerine ve mezheplerine göre millet halinde toplanan Hıristiyanlar, bilhassa Rumlar “Rum milleti” tam bir siyasi ve dini hürriyete malik idiler. Onların patrikleri Osmanlı hakimiyeti devrinde evvelce Bizansta malik oldukları salahiyet ve nüfuzdan daha geniş bir nüfuza bile sahipti. Vaftizler, evlenmeler, cenaze merasimleri ve hac açıktan açığa ve ekseriya parlak bir şekilde icra ediliyordu. Büyük yortu günlerinde Türk hükümeti dini merasimin bir engele maruz kalmadan icra edilmesi için kilise kapılarına kendiliklerinden yeniçeri nöbetçiler koyuyorlardı.”15

Osmanlı Devleti’nde zimmilere İslâm hukukunun yanında örfî hukuk da uygulanmıştır. Zaman zaman zimmilerle ilgili çıkarılan fermanlar, büyük ölçüde İslâm hukukuna uygun olmakla birlikte devlet idarecilerinin görüşlerini de yansıtmaktadır.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, İslâm hukukunda ehl-i zimmet aile hukukunu ilgilendiren meselelerinde kendi dinî hükümlerine bağlı idiler. Millet sistemiyle birlikte bu konuda herhangi bir değişiklik yapılmamış ve zimmiler, evlenme, boşanma, miras ve vasiyet gibi meselelerini yine kendi dinî hükümlerine göre çözmüşlerdir.16 Bununla birlikte istemeleri halinde Osmanlı mahkemelerine de başvurma hakları vardı ki şer’iyye sicillerinde onbinlerce gayrimüslimin hemen her konuda şer’î mahkemelere başvurduğu ve meselelerine İslâm hukukuna göre çözüm istedikleri görülmektedir.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin dinleriyle ilgili meseleler cemaat reislerine bırakılmıştır. Âyinlerin düzenlenmesi, din adamlarının seçilmesi ve azledilmesi, mabetlerin gelir ve giderleri, çocukların eğitim-öğretimleri gibi konular zimmilerin iç işlerinden kabul edilerek bunlarla ilgili uygulama ve düzenleme yetkisi patrik ve metropolitlere verilmiştir.17 Eskiyen ve tahrip olan kilise ve havraların eski şekillerinin değiştirilmemesi şartıyla tamir edilmelerine imkan tanınmıştır.18

Millet sistemiyle birlikte gayrimüslimler, cemaat olarak kimliklerini devam ettirme imkanını bulmuşlardır. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle:

“Millet kompartımanına mensup olan kimse; modern toplumdaki azınlığın aksine bazı davranış ve tutum sergiler. Bu aidiyet fertlere aile ve sülale ve cemaat içinde bir güvenlik ve hatta vakar verir. Kendi toplumsal grubu içinde kendi ananesi ve babadan sözlü kültürü içinde yaşar. Kompartımanlar arasında ilişki azdır, çatışma azdır. Modern toplumdaki azınlık ferdi gibi çevre ile didişme, kimlik ispatı, asimile olma (çoğunluk tarafından emilme) veya asimilasyona karşı direnme dolayısıyla çatışmacı davranışlara girme gibi durumlar söz konusu değildir….”19

Osmanlı Devleti’nde zimmilerden başka çok sayıda müste’men de20 vardı. Yabancı devlet görevlileri ve ticaret için Osmanlı topraklarına gelen müste’menlerin durumu devletlerarası anlaşmalarla belirlenmiştir. 1535 yılında Fransa’ya verilen kapitülasyonlarla bu devletin vatandaşı olan tüccarın her türlü davalarında Fransız konsoloslarının yetkili olduğu kabul edilmiştir.21 Yabancı tüccarın Osmanlı topraklarında ticaret yapabilmeleri için değişik tarihlerde Fransa dışında başka devletlere de ticaret ahidnameleri verilmiştir.22

Bu ahidnameler kapsamında ülkeye gelen yabancılara (müste’menler), “Osmanlı suları ve topraklarında kendi bayraklarını taşıyarak serbestçe ticaret yapabilecekleri, hiç kimse tarafından rencide edilmeyecekleri; gemilerinin kazaya uğraması halinde ilgililer tarafından kendilerine gereken kolaylık gösterileceği gibi mallarına da dokunulmayacağı; kanuni gümrüklerini ödedikten sonra başka her hangi bir vergi ve resim talebinde bulunulmayacağı; hiç kimsenin bir vatandaşının borcundan sorumlu tutulmayacağı; kendi aralarındaki davalara konsolosları tarafından bakılacağı, Osmanlı tebaasıyla olan anlaşmazlıklarının mahalli mahkemelerde, dava konusunun 4.000 akçeyi geçmesi halinde İstanbul’da görüleceği garantisi veriliyordu.” 23

B- Osmanlı Devleti’nde Din ve Vicdan Özgürlüğü

Osmanlı İmparatorluğu’nun gayrimüslimlere tanıdığı inanç ve ibadet hürriyeti devletin kuruluşuyla birlikte başlamıştır. Bu yaklaşım birçok yerin fethini de kolaylaştırmıştır. Henüz kuruluş döneminde Bursa’nın Orhan Gazi tarafından fethedilmesinin ardından şehirde yaşayan halkın malları yağmalanmamış, yalnızca tekfurun malı gaziler arasında dağıtılmıştı.24 Hatta Bursa’dan önce fethedilen çevre köy ve kasaba insanlarının rahatlık içinde yaşadıkları, hiç kimsenin zulme uğramadığı ve inançlarında serbest bırakıldıkları haberleri Bursa halkı üzerinde olumlu etkiler yapmış ve bunun sonucu olarak da şehrin fethi kolaylaşmıştır. Nitekim Orhan Gazi, Bursa’nın fethedilmesinden sonra Hisar’ın tesliminde yardımcı olan ve aynı zamanda tekfurun veziri olan Saroz’a “…bu Hisar’ı verdiniz. Neden verdiniz. Neden bunaldınız da verdiniz?” diye sorunca Saroz şu cevabı vermişti: “Birkaç sebepten dolayı verdik. Biri budur ki sizin devletiniz günden güne büyüdü. Bizim devletimiz döndü. Bunu iyice bildik. Biri de bu ki baban üzerimize havale yaptı, gitti. Onun devleti köylerimizi zaptetti. Size itaat eder oldular. Bizi hiç anmaz oldular. Biz de bildik ki onlar rahat oldular. Onun için bizi anmazlar dedik. Biz de o rahatlığa heves ettik…”25 Bursa’nın fethiyle şehirden kaçan Yahudiler bizzat Orhan Gazi tarafından Bursa’ya davet edilmiş ve kendileri için bir havra inşa edilmesine izin verilmiştir.26

Osmanlı tebaası olan gayrimüslimlere başlangıçtan itibaren İslâm hukuku çerçevesinde haklar verilmiştir.27 Zira İslâm hukukunda mevcut müsamaha ve himaye prensipleri, Osmanlı Devleti idaresinin temelini oluşturmuştur.28 Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin can ve mal güvenlikleri devletin ellerine teslim edilmiştir.29 Kanunların uygulanışı bakımından Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir fark da gözetilmemiştir. Mahkeme kayıtlarına bakıldığında Müslümanlarla zimmiler arasında dava konusu olan meselelerin birçoğunda zimmiler haklı bulunarak şikayet konusu olan mağduriyetlerinin giderilmesi yönünde karar verildiği görülmektedir. Araştırmalarında büyük ölçüde mahkeme sicillerini kaynak olarak kullanan Mustafa Akdağ bu meseleyi şöyle izah eder:

“...Ahalisi bütün Hıristiyan (Rum veya Ermeni) olan köylerde, imam yerine papaz bulunduğundan başka, böyle köylerin kethüdaları da, tabii olarak, gene kendilerinden, yani Hıristiyan kimselerden idi. Ziraatçi Türk ve Hıristiyan halk, ister ayrı köylerde köy komşusu, ister aynı köyde ev komşusu olarak yaşamakta bulunsunlar, birbirleriyle çok iyi geçiniyorlardı. Esasen devlet kanunları her iki topluluğu da, hiç din farkı gözetmeden ‘reaya’ saymakta, bunlar için mirî toprak tasarruf edenlerin ödeyecekleri vergileri bir devlet hizmetlisine yüklettiği zaman, o hizmetlinin beratında zikrolunan vergileri kendisine vermekle ödevli olan kişiye ‘raiyet’ (kiracı köylü) adını vermekte idi.”30

Kıbrıs’ın fethedilmesinden sonra 979/1572 tarihinde Osmanlı padişahı tarafından Kıbrıs beylerbeyi, kadısı ve defterdarına gönderilen fermanda ada halkına ne şekilde muamele edilmesi gerektiği özetle şöyle belirtilmiştir: “Kıbrıs adası yeni fethedilen bir yerdir. Halk savaş yüzünden zor duruma düşmüş olabilir. Kıbrıs halkı bana Yaratıcının emanetidir. Onlara adalet ve şefkatle muamele ediniz. Kimseye zulmetmeyiniz. Mahkemelerde, vergi alınmasında ve idareyle ilişkili tüm işlerinde onlara yardımcı olursanız Kıbrıs kısa zamanda kalkınır ve refah seviyesi yükselir. Onlardan her biri emniyet içinde yaşasınlar. Bu emirlerimin yerine getirilmesi konusunda hiç kimse ihmalkârlık yapmasın. Eğer emirlerim yerine getirilmeyerek Kıbrıs reayasına zulmedildiğini, gereğinden fazla vergi alındığını duyarsam hiçbir mazereti kabul etmeyeceğimi bilesiniz.”31

Osmanlı Devleti’ndeki zimmilerin içinde bulundukları durumu göstermesi bakımından bu topraklarda yaşayan Yahudilerin Avrupa’daki dindaşlarına gönderdikleri mektuplar da oldukça dikkat çekicidir. Söz konusu mektuplardan biri Almanya’da doğmuş, ancak hayatını Edirne’de sürdüren ve bir Fransız Yahudisi olan İsaak Zarfati tarafından Avrupa’daki Yahudiler için yazılmıştır. XV. yüzyılın ilk yarısında yazılan bu mektupta Yahudilerin Osmanlı Devleti’nde yaşadıkları huzurlu günler şöyle ifade edilmektedir.

“Almanya’daki kardeşlerimizin ölümden beter kederler içerisinde olduklarını duydum; despotik yasalar, zorla vaftiz edilmeler, sürgünler sıradan gündelik olaylarmış. Bana anlatıldığına göre yağmurdan kaçarken her seferinde doluya tutuluyorlarmış… Kardeşler, hocalar, dostlar, tanışlar! Ben İsaak Zarfati, soyum Fransız da olsa, Almanya’da doğmuş ve oradaki saygıdeğer hocalarımın dizi dibinde oturmuş olsam bile, size derim ki: Türkiye hiçbir şeyin eksik olmadığı bir ülkedir. Eğer isterseniz şu anda burası sizin için en hayırlı yer olacaktır. Kutsal topraklara giden yol sizler için Türkiye’den geçiyor. Hıristiyanlardansa Müslümanların (egemenliği) altında yaşamak sizin için daha iyi değil midir? Burada herkes kendi asması ve inciri altında huzur içinde oturabiliyor. Burada en değerli esvablar giymenize izin var. Oysa Hıristiyan ülkelerde çiğnenmiş siyah ve mavinin, tekmelenmiş yeşil ve kırmızının hakaretine maruz kalmadan, hüzünlü renkler taşıyan alçaltıcı esvablar giymeye mahkûm etmeden çocuklarımıza kendi zevkimize göre kırmızılar ya da maviler giydirmeye bile cesaret edemiyorsunuz…”32

1655-56 yıllarında Osmanlı şehirlerini gezen Thevenot da Sakız Adası ile ilgili gözlemlerini aktarırken Osmanlı topraklarındaki zimmilerin ibadet özgürlükleriyle ilgili olarak şunları söylemektedir:

“…Türkler herkese kendi dinlerine göre ibadet hürriyeti tanımışlardır, ayin herkesin önünde yapılıyor ve şaraplı ekmek yortusunda hiçbir korku duyulmadan ve Türkler tarafından hiçbir saygısızlığa maruz kalınmadan, bir gölgelik altında şaraplı ekmek (Saint-Sacrament)i sokaklarda gezdirirlerdi. Hz. İsa’nın heykeli de önde bir fenerle taşınmaktaydı.”33

Zimmilerle ilgili bu anlayış daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Örneğin, XIX. yüzyıl Osmanlı sultanlarından II. Mahmut “Ben teb’anın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Musevisini de havrada fark ederim. Aralarında başka gün bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi hakiki evladımdır.”34 diyerek zimmilerin baskı altında kalmadan kendi inançlarını yaşamaları gerektiğini ve kendisinin de bizzat bu durumun takipçisi olduğunu vurgulamıştı.

Osmanlı Devleti’nde zimmilerle ilgili haklar öylesine genişti ki bu meselenin zamanla devletin aleyhine dönüşen bir durum ortaya çıkardığını ifade eden araştırmacılar olmuştur. Nitekim Stanford Shaw, Osmanlı idarecilerinin zimmilerle ilgili tutumlarının gereğinden fazla özgürlükler içerdiği, bu sebeple de İmparatorluğun son yüzyılında azınlık sorunlarının çıktığı, eğer zimmilere tanınan haklar daha az olsaydı azınlık sorunlarının bu kadar büyümeyeceğini şu sözlerle ifade etmektedir:

“Osmanlılar, dünya tarihi boyunca başka yerlerde başka istilacıların yaptıkları gibi, istila ettikleri yerlerde yaşayanları din değiştirmeleri için zorlamayı reddetmemiş olsalardı, Osmanlı İmparatorluğu’nu son yüz yılında büyük zaafa düşürecek hiçbir azınlık sorunu olmayacaktı. Oysa Osmanlılar, bunun yerine Rumlar, Ermeniler ve Yahudilere kendi dinî önderleri yönetiminde, kendi dillerini ve geleneklerini kullanarak, kendi okullarını, mahkemelerini, yetimhanelerini, hastanelerini vb. koruyup sürdürerek, sultanın koydukları, istenen vergileri ödedikleri, İmparatorluk sınırları içinde güvenlik ve düzeni sürdürdükleri sürece Osmanlı egemen sınıfıyla pek az bir ilişki içinde, kendi yaşamlarını daima yaşama hakkı tanıdılar. Dahası, Hıristiyanlar ve Yahudiler, Sultan tarafından yalnız Müslümanlara getirilmiş olan bir takım yükümlülüklerden de uzaktılar….”35

Osmanlı toplumunda zimmilerin zorla Müslümanlaştırılması yasaktı. Bilindiği üzere “dinde zorlama yoktur”36 ayeti İslâm dininin önemli prensiplerinden birisidir. Buna göre hiç kimse kendi rızası olmadan Müslüman yapılamaz. Bununla birlikte kendi rızasıyla Müslüman olan birisinin önünde de hiçbir engel yoktur.37 İslâm hukukunun uygulandığı Osmanlı Devleti’nde de gayrimüslimlerin bir devlet politikası olarak zorla Müslümanlaştırılması söz konusu olmamıştır. Gayrimüslimlerin Müslüman olmaları yönünde eğer planlı bir baskı uygulanmış olsaydı, hiç şüphesiz Osmanlı hakimiyetindeki yerlerde yaşayan zimmilerin büyük çoğunluğu ihtida etmiş olurlardı. Ancak Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde Bursa,38 Trabzon,39 Konya40 ve Kayseri ile41 ilgili yapılan çalışmalara bakıldığında din değiştirerek Müslüman olan gayrimüslimlerin oranının çok büyük olmadığı görülmektedir. Gayrimüslim din adamlarına verilen beratlarda da herhangi bir zimminin zorla Müslümanlaştırılmayacağı garantisi verilmekteydi. Bu konuyla ilgili zaman zaman bazı Müslümanlar tarafından yapılan ihlaller, gayrimüslim yetkililer tarafından ilgili makamlara intikal ettirilerek gerekli önlemlerin alınması sağlanmıştır. 1843 yılında Bursa ve civarından sorumlu olan Rum Metropoliti Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek kendi ellerindeki beratlarda yukarıda zikredilen garantinin verilmiş olmasına rağmen, Bursa’da bir kısım reayanın zorla İslâmlaştırıldığını iddia etmiştir. Bunun üzerine Bursa kadısına gönderilen bir fermanda “metropolite verilen berattaki şartlara göre onlara muamele yapılmasını emrediyorum” ifadesiyle ilgili kişiler uyarılmışlardır.42

Gayrimüslimlerin zorla İslâmlaştırılmasının engellenmesinin yanında ihtida edenlerin eski dindaşları tarafından rahatsız edilmelerine veya tekrar eski dinlerine dönmeleri yönünde gayrimüslimlerin baskı yapmalarına da müsaade edilmemekteydi. Zimmilerin zorla Müslümanlaştırılmamaları konusunda yukarıda işaret edilen 1843 tarihli fermanın devamında şu ifadelere yer verilmiştir. “…kendi rızalarıyla Müslüman olanların eski dinlerine dönmeleri hususunda metropolit ve başkaları tarafından baskı görmemeleri ve rahatsız edilmemeleri konusunda da gerekli önlemlerin alınmasını emrediyorum.”43 Bu emrin aksine davranan zimmiler cezalandırılmışlardır. Örneğin, Müslüman olan Yahudilerin cemaat yetkilileri tarafından tekrar Yahudileştirilmeleri devlet tarafından yasaklanmış olmasına rağmen bu işe kalkışanlar olmuştur.44

İnançlarına dokunulmayan gayrimüslimler, ayrıntılara ilişkin bazı kısıtlamalar dışında gerek kilise ve havralarında toplu olarak gerekse evlerinde bireysel olarak rahat bir şekilde ibadet etme haklarına sahiptiler.45 Din adamlarına verilen beratların tamamında zimmilerin ibadetlerini rahatça yapabilecekleri, yönetici veya halk tabakasından hiç kimseye ibadetleri konusunda müdahale edilmemesi gerektiği açıkça belirtilmiştir.46 Meselâ 1168/1755 tarihinde Rum metropolitine verilen bir beratta zimmilerin ibadetlerine müdahale edilmemesi şu şekilde bildirilmiştir: “…ve papaz ve keşiş tâifesinden ba‘zıları metropolitleri ma‘rifetiyle zimmi tâifesinin hânelerine varub âyinlerini icra eyledikte ve kadîmden âyinleri üzere mâbeynlerinde nizâm ve intizâmlarına kudât ve nüvvâb ve mütesellimler ve voyvodalar ve mütevelliler ve subaşılar ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından muhâlefet olunmaya…”47

Şehirlerin yerel yöneticileri ve zimmi din adamlarına, şehirde ikamet eden gerek Ermeni48 ve Rumların,49 gerekse Yahudilerin50 ibadetlerini rahatça yapabilmeleri için yukarıdakine benzer fermanların gönderildiği, aynı içerikteki fermanların XIX. yüzyılda Katolik Ermeniler 51 ve Protestanlar52 için de verildiği görülmektedir.

Osmanlı Devleti’nde, tebaanın ibadetlerini rahatça yapabilmeleri için Müslüman ve gayrimüslim ayrımı yapılmadan herkes için gerekli imkanlar hazırlanmaktaydı. Bu amaçla şehirlerde kurulan haftalık pazarların Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların kutsal günlerine denk gelmemesi için gayret edildiği görülmektedir. Kastamonu Sancağı’na bağlı Taşköprü Kazası’nda her hafta kurulan pazarın cuma gününe denk gelmesi, bu günde Müslüman halkın alış-veriş yapmaları nedeniyle birçoğunun cuma namazını kılmada zorlandıkları gerekçesiyle mezkur pazarın salı gününe,53 Selanik Eyaleti dahilinde olan Vidina Kazası’nda kurulan haftalık pazarın pazar gününe tesadüf etmesi, bunun da Hıristiyanların ibadet günlerine denk gelmesi nedeniyle Hıristiyanların rahatça alış-verişlerini yapamadıkları gerekçesiyle cumartesi gününe alınmasına karar verilmiştir.54 İlgili belgeden Vidina’da reaya arasında Yahudilerin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle cumartesi gününde pazar kurulmasında bir sakınca görülmemiştir. Hiç şüphesiz Müslümanlar
ve Hıristiyanlar için dikkat edilen bu durum Yahudiler için de söz konusuydu. Nitekim İslimye’de haftada iki kere kurulan pazarın cumartesi ve pazara denk gelmesi ve adı geçen günlerin gayrimüslimlerin ibadet günleri olması nedeniyle şehirde bulunan zimmilerin alış-verişten mahrum oldukları gerekçesiyle haftalık pazarın pazartesi ve salı gününe alınması kararlaştırılmıştır.55

Gayrimüslimler rahat bir şekilde ibadetlerini yapabilmeleri için devlet, her türlü güvenlik önlemini almaktaydı. Brockelmann, bu gerçeği “büyük yortu günlerinde Türk hükümeti dinî merasimin bir engele maruz kalmadan icra edilmesi için kilise kapılarına kendiliklerinden yeniçeri nöbetçiler koyuyorlardı”56 sözüyle ifade etmektedir. Eğer ibadetlerini yapmalarına haksız olarak engel olunursa din adamları aracılığıyla doğrudan Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek söz konusu engellerin kaldırılmasını talep edebiliyorlardı. Zimmilerin bu konudaki talepleri çoğunlukla olumlu karşılanır ve söz konusu engellemeler ortadan kaldırılırdı. Örneğin, 1198/1784 yılında İstanbul Rum Patriği ve İstanbul’da ikamet eden cemaat metropolitleri Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek Kirmasti Kasabası’nda metropolit tarafından tayin edilen keşiş ve papazların evlerinde seslerini fazla yükseltmeden İncil okumalarına izin verildiği, bu konuda müdahale edilmemesi gerektiği kendilerine verilen beratta belirtilmiş iken ehl-i örf taifesinden bazılarının “siz şunu şunu yaparsınız” diye müdahale ettiklerini şikayet etmişler ve bu konuda kendilerine yardım edilmesini istemişlerdi. Bunun üzerine zimmilere müdahale edilmemesi konusunda Kirmasti kadısına bir ferman gönderilmiştir.57

Mabetlerinde ibadet etmeleri bizzat devlet tarafından güvence altına alınan zimmiler, ferdi ibadetlerini de evlerinde veya kendilerine ait mülklerinde rahatça yapabiliyorlardı.58 Metropolitlere verilen beratlarda evlerde yapılan ibadetler konusunda zimmilerin rahatsız edilmemeleri gerektiği belirtilmektedir.59 1104/1692 yılında İstanbul’da bir havranın yanması dolayısıyla Yahudilere verilen ve daha sonraki yıllarda da yenilendiği anlaşılan bir fermanda, Yahudilerin havralarını tamir ettirinceye kadar evlerinde ibadet edebilecekleri, hiç kimsenin bu duruma müdahale etmemesi gerektiği, eğer müdahale edenler olursa cezalandırılacağı bildirilmiştir.60

Bütün bu hoşgörüye rağmen gayrimüslimlerin ibadet özgürlüklerine kısmî kısıtlamaların getirildiği bazı konular da vardır. Bu kısıtlamalar çoğunlukla ibadet zamanında çıkarılan seslerle ilgiliydi ki bunların başında çan çalma yasağı gelmekteydi. 61 Çan çalmanın, Müslümanlar tarafından İslâm’ın üstünlüğüne bir saldırı olarak görüldüğü için yasaklandığı belirtilmektedir.62 Bununla birlikte bu yasak, zimmilerin hiçbir şekilde çan çalamayacakları anlamına gelmiyordu. Mabetlerinin içinde, çevresindeki Müslümanları rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla ve namaz vakitlerinin dışında çan çalabiliyorlardı. Ayrıca çan yerine tahta çalma geleneği de zaman zaman şikayet konusu oluyordu. Kayseri’deki Rumların çan yerine tahta çalmalarından dolayı çıkan seslerden rahatsız olan Müslümanlar şikayetçi olmuşlar, bunun üzerine Rumların tahta çalmaları yasaklanmıştı. Fakat daha sonra tahta çalmaları konusunda Rumlara izin verildiği görülmektedir.63 Tahta çalma işinin oldukça eski bir uygulama olduğu, bu konunun XVI. yüzyıl şeyhulislâmlarından Ebussuud Efendi’ye de sorulmasından anlaşılmaktadır.64

Ayrıca beratlarda gayrimüslimlerin âyinleri esnasında çıkan seslerin yüksekliğini istismar ederek zimmilere gereksiz şekilde müdahale edilmemesi de özellikle vurgulanmaktaydı65

Osmanlı Devleti’nde hacca gitmek isteyen gayrimüslimlere her hangi bir kısıtlama getirilmemiştir.66 Bilindiği üzere her üç din için de kutsal kabul edilen Kudüs, gayrimüslimler için hac merkezleri arasındadır. 1156/1743 yılında Edirne ile İstanbul arasındaki şehir ve kasabalarda bulunan kadılara gönderilen bir emirle Edirne’den Kudüs’e gitmek isteyen Yahudilere engel olunmaması ve gerekli izinlerin verilmesi istenmişti.67 Benzer bir emir de 1760 yılında Anadolu’daki şehirlerde görev yapan bütün kadılara gönderilmiştir. Buna göre hac ibadeti için Kudüs’e giden gayrimüslimlere gidiş ve gelişlerinde zorluk çıkarılmayacak ve kendilerine gerekli izinler verilecekti.68

Zimmiler cenaze töreni ve defni konusunda da serbest bırakılmışlardır. Gayrimüslimler, cenazelerini kendi dinî inançlarına göre törenler yaptıktan sonra yine kendileri için tahsis edilen mezarlıklara defnedebilmekteydiler. 990/1592 yılına ait bir fermanla İstanbul’da Yahudilere sınırları belli olan bir mezarlık yeri verilmiş ve bu mezarlığın dışındaki herhangi bir yere Yahudi cenazelerinin defnedilmemesi istenmiştir.69

Zimmiler için tahsis edilen mezarlıklar devlet tarafından korunmaktaydı. Zaman zaman gayrimüslim mezarlıklarına yapılan haksız müdahalelerin zimmiler tarafından şikayet edilmesi üzerine bu tür uygunsuz davranışların engellenmesi için mahkemelerden kararlar çıkarılmıştır. 1583, 1584, 1586 yıllarında çıkarılan fermanlarda belirtildiğine göre, İstanbul’daki Yahudiler, Divan’a müracaat ederek kendilerine ait mezarlıkların önceden etrafı boş iken daha sonradan bazı Müslümanların mezarlık yakınına ev yaparak mezarlıktan bir kısım yerleri evlerine dahil ettikleri, bir kısım mezar taşlarını çaldıklarını bildirerek şikayetçi olmuşlar ve bu tecavüzlerin engellenmesini istemişlerdi. İnceleme sonucunda Yahudilerin haklı olduğu anlaşılmış, bu tür davranışların bir daha olmaması için farklı tarihlerde fermanlar çıkarılmış ve emirlere uymayanların cezalandırılacağı bildirilmiştir.70

Bu emirlere uyulup uyulmadığı konusu akla gelebilir. Bursa Şer’iyye Sicilleri’nde yer alan sürgünle ilgili bir fermanda devletin bu konuda kayıtsız kalmadığı, diğer birçok konuda olduğu gibi zimmilerin cenazeleriyle ilgili meselelerinde de hassasiyet gösterdiği anlaşılmaktadır. İstanbul gümrük eminine gönderilen söz konusu fermanda Edirne ve Eğrikapı dahilinde Kameriye, Çakır Ağa ve Hacı Muhyiddin Mahalleleri sakinlerinden biri papaz on üç zimmi mahkemeye müracaat ederek Cebecibaşı Mahallesi’nden Akbaş İbrahim’in defnetmek istedikleri cenazelerin her biri için yirmişer otuzar para istediğini, eğer vermezlerse defnetmelerine izin vermeyeceğini söylediğini iddia ederek şikayetçi olmuşlar ve bu haksız davranışın önlenmesini istemişlerdi. İddia Akbaş İbrahim’den sorulduğunda cevap olarak “…kale derûnunda ihrâç olunân lâşeden bir şey ahz eylediğim olmayub ancak kale hâricinde vâki‘ olan re‘âyâ lâşesinden bir mikdâr nesne almak üzere vakıf tarafından me’mur Hacı İbrahim nâm kimesne tarafından vekil olduğuma binâen ahz ederim…” diyerek para aldığını itiraf etmişti. Akbaş İbrahim’in elinde izin belgesi olmadığından dolayı zimmilere müdahale etme hakkının olmadığı, bu sebeple kendisiyle birlikte Hacı İbrahim’in de cezalandırılması gerektiği belirtilerek gümrük emini vasıtasıyla adı geçen şahısların bir gemiyle Mudanya’ya nakledilmeleri, oradan da Bursa’ya sürgün edilmelerine karar verilmiştir.71

Zimmiler diğer birçok konuda olduğu gibi eğitim-öğretim konusunda da serbest bırakılmışlardır. XIX. asra kadar gayrimüslimlerin eğitim-öğretimi çoğunlukla mabetlerinde veya mabetlerine bağlı olarak kurulan mekteplerinde yapılmaktaydı. Her cemaatin kendilerine ait havra, kilise ve benzeri mabetlerinin yanında bunlara bağlı mektepleri vardı.72 Bu mekteplerin idaresi mabetlerde olduğu gibi din adamları tarafından yürütülüyordu.

Din ve vicdan hürriyetinin önemli konularından biri de eğitim öğretim hakkıdır. Osmanlı Devleti’nde etnik grupların eğitim-öğretim hakları korunmuş ve bu konuda Müslüman-gayrimüslim ayırımı yapılmamıştır.73 XIX. asra kadar gayrimüslimlerin eğitim-öğretimi çoğunlukla mabetlerinde veya mabetlerine bağlı olarak kurulan mekteplerinde yapılmaktaydı. Din adamlarının idaresi altında olan mekteplerin giderleri kilise ve havralarda olduğu gibi cemaat mensuplarının vasiyet ve bağışları gibi gelirlerle karşılanmaktaydı.74

XIX. yüzyıldan sonra yabancı devletlerin girişimleriyle Osmanlı sınırları içinde çok sayıda okul açılmıştır. Öyle ki bu yüzyılın sonlarında Osmanlı şehirlerindeki gayrimüslim mekteplerinin sayısı 6.739 olmuştur.75 Bu okulların, eğitim-öğretim faaliyetlerinin dışında misyonerlik yapmaları ve gayrimüslim toplulukların uluslaşma süreçlerini hızlandırma gayreti içinde olmaları Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında önemli etkenlerden biri olmuştur.

Sonuç

Osmanlı Devleti’ndeki gayrimüslimler, din ve vicdan hürriyeti bakımından muasırlarına göre oldukça geniş haklara sahip olmuşlar, inanç ve ibadet konularında bazı istisnalar dışında herhangi bir zorlukla karşılaşmamışlardır.

Osmanlı Devleti, tebaası olan gayrimüslimlerle ilişkilerinde hoşgörü prensibini esas almıştır. Ancak bu kavramın izafî bir mahiyet taşıdığı açıktır. Zira, merkezden uzak bölgelerde gayrimüslimlerle ilgili hükümler veren yerel idarecilerin hepsinin aynı derecede hoşgörü prensibiyle hareket etmeleri düşünülemez. Bununla birlikte hoşgörü esasının devletin hemen her bölgesinde hâkim olduğunu söylememiz mümkündür. Osmanlı Devleti’nin gayrimüslimlere karşı muasırlarından çok daha fazla hoşgörülü bir tutum içinde olmalarında İslâm hukukunun oldukça önemli etkisi olmuştur. Zira, İslâm hukukunda gayrimüslimlerle ilgili haklar çok geniş bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm hukukunun gayrimüslimlere tanıdığı haklarla Osmanlı idarecileri ve halkının müsamahakâr anlayışı birleşince, farklı din ve ırk mensuplarına davranış bakımından günümüzde bile yerli ve yabancılar tarafından gıpta ile bakılan “Osmanlı barışı” (Pax Ottomana) ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Devleti, son dönemlerinde karşılaştığı bazı olumsuz olaylara rağmen, gayrimüslimlere tanıdığı haklarla bir yandan büyük devlet olmanın gereklerini yerine getirmiş, diğer yandan günümüzde de sıkça dile getirilen farklı ırk, inanç ve kültüre mensup insanların bir arada yaşama tecrübesinin en güzel örneğini vermiştir. (bk. Uludağ Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 15, Sayı: 1, 2006 s. 267-284)


Ezan, Çan, Hazzan

Antakya, dinlerin, kültürlerin kardeşliğini simgeleyen, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman toplumlarının yaşadığı 23 yüzyıllık geçmişi olan kentimizde  üç semavi dinin mensuplarının mezarları da  yan yanadır. İsa'ya inananlara Hıristiyan kelimesinin ilk kez verildiği St. Pierre kilisesi, Papa VI. Paul tarafından hac yeri ilan edilmiş. Bu nedenle, Hıristiyan dünyası için çok büyük önem taşıyan ilimizde, bu mağara kilisenin yanı sıra, eski bir Antakya evi restore edilerek oluşturulan bir Katolik kilisesi ve bir Ortodoks katedrali vardır. Antakya, Hıristiyanların üç dinî merkezinden biri olup diğer ikisi Vatikan ve Kudüs’tür.

Aynı caddenin bir köşesinde Hıristiyanlığın ilk yıllarında kilise olan Habib-i Neccar Camii, Katolik Kilisesi ve Yahudi Sinagogu bulunmakta ve günün bazı saatlerinde ezan, çan ve hazzan  sesleri birbirine karışır.

Dipnotlar-1 :

Lisânü’l-ʿArab, “eẕn” md.

Tehânevî, Keşşâf, “eẕn” md.

Wensinck, el-Muʿcem, “eẕn” md.

Miftâḥu künûzi’s-sünne, “eẕân” md.

Müsned, II, 136, 366, 411; III, 29, 169; IV, 42, 43, 81, 95, 284; V, 171, 179.

Dârimî, “Ṣalât”, 3-12.

Buhârî, “Eẕân”, 119, “Küsûf”, 3, 8.

Müslim, “Ṣalât”, 1-18, “Küsûf”, 4.

İbn Mâce, “Eẕân”, 1-7.

Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 3, 27-45, 60, “Edeb”, 108.

Tirmizî, “Ṣalât”, 25, 139-158, “Eḍâḥî”, 17.

Nesâî, “Eẕân”, 1 -41.

İbn Hişâm, es-Sîre, II, 154.

İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 246.

Ebû Ca‘fer et-Tûsî, el-Mebsûṭ fî fıḳhi’l-İmâmiyye, Tahran 1387, I, 95-99.

Serahsî, el-Mebsûṭ, I, 127.

Mergīnânî, el-Hidâye, İstanbul 1986, I, 41.

İbn Kudâme, el-Muġnî (Herrâs), I, 402-431.

Nevevî, Şerḥu Müslim, IV, 75.

İbnü’l-Hâc el-Abderî, el-Medḫal, Kahire 1981, II, 241-245; III, 52.

Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 269-273.

İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), II, 62.

Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1348, V, 101.

Tecrid Tercemesi, II, 551-557.

Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, I, 133-142.

Emîr es-San‘ânî, Teşnîfü’l-âẕân bi-esrâri’l-eẕân (nşr. Abdullah Muhammed el-Habeşî), Beyrut 1407/1987.

İbn Usfûr el-Bahrânî, el-Ḥadâʾiḳu’n-nâżıra (nşr. Muhammed Takī el-Îrevânî), Beyrut 1405/1985, VII, 403-404, 438.

İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), I, 383-400.

Muhammed Hasan en-Necefî, Cevâhirü’l-kelâm fî şerḥi şerâʾiʿi’l-İslâm, Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-Arabî), IX, 86-87.

Tâhir Olgun [Tâhirülmevlevî], Müslümanlıkta İbadet Tarihi (haz. Abdullah Işıklar), İstanbul 1963, s. 58.

a.mlf., “Ezan Hakkında Mâlûmat ve Hâlisâne Bazı Temenniyat”, SR, X/236 (1329), s. 29-31.

Abdurrahman b. Muhammed el-Cezîrî, el-Fıḳh ʿale’l-meẕâhibi’l-erbaʿa, Kahire 1392, I, 310-326.

Abbâd b. Serhân el-Meâfirî, Risâle fi’l-eẕân (Resâʾilü fi’l-fıḳh ve’l-luġa içinde, nşr. Abdullah el-Cübûrî), Beyrut 1982, s. 32-90.

Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî, I, 533-562.

Ebû Hâtim Usâme b. Abdüllatîf el-Kavsî, Kitâbü’l-Eẕân, Kahire 1408/1987.

Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), I, 142, 156-162; II, 242.

Th. W. Juynboll, “Ezân”, İA, IV, 429-430.

a.mlf., “Ad̲h̲ān”, EI2 (İng.), I, 187-188.

“Eẕân”, Mv.Fİ, IV, 187-221.

“Eẕân”, Mv.F, II, 357-373.

Dipnotlar-2 :

1 Özel, Ahmet, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı: Dârulislâm Darulharb, İklim Yayınları, İstanbul 1991, s. 315
2 el-Kardavi, Yusuf, Ğayru’l-Müslimîn fî Müctemi‘i-l İslâm, Beyrut 1985, s.7; Zeydan, Abdü’l-Kerim, “İslam Hukukuna Göre Zimmiler”, (çev. Hasan Güleç), D.E.Ü.İ.F.D. İzmir 1994, sy.VIII, s. 435.
3 Bakara, 2/265
4 Ebu Davud, Harac, 33.
5 Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetim, Risale Basın Yayınları, İstanbul 1996, s. 68-75.
6 Tekindağ, Şehabeddin, “Patrik ve Patrikhane Hakkında Düşünceler”, Türk Kültürü, Haziran 1965, sy. 32, Yıl, 3, s.509; aynı müellif, “Osmanlı İdaresinde Patrik ve Patrikhane”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, 1968, sy. 1, s. 52; Şahin, Süreyya, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken Yayınları, İstanbul 1990, s. 52.
7 Arnold, T. W., İntişar-ı İslâm Tarihi, (Çev: Hasan Gündüzler), Akçağ Yayınları, Ankara 1971, s.216; Bozkurt, Gülnihal, Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu (1839-1914), T.T.K. Basımevi, Ankara 1989, s. 12.
8 Braude, Benjamin.-Lewis, Bernard, “Introduction”, Christians and Jevs in the Ottoman Empire, Holmes & Meier Publishers, Inc. New York-London, 1982, I, 12; Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1992, s. 21; Ercan, Yavuz, “Osmanlı Devleti’nde Müslüman Olmayan Topluluklar”, Osmanlıdan Günümüze Ermeni Sorunu, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000, s.156.
9 Gradeva, Rossitsa, “Orthodox Christians in the Kadı Courts: The Practice of the Sofia Sheriat Court, Seventeenth Century”, Islamic Law and Society, E.J. Brill, Leiden 1997, vol. 4, no. 1, s. 41.
10 Gürün, Kamuran, Ermeni Dosyası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s. 55.
11 Eryılmaz, age., s. 22.
12 Sharon, Moshe Sevilla, Türkiye Yahudileri, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 38.
13 Bozkurt, age., s. 13.
14 Vojtech Kopcan Osmanlı idarecileriyle ilgili şunları ifade etmektedir: “…Osmanlılar’ın ileri gelen yöneticilerinin çoğu gerçekten derviş tabiatlı kişilerdi; onlar siyasî görüşlerini dinî ve ahlakî ilkelerle bağdaştırmış olup hem reayanın hem de önemli kişilerin Allah tarafından yaratıldığına, bu nedenle halkı korumaları ve reayaya karşı görevlerini yerine getirmeleri gerektiğine inanırlardı.” Bkz. Vojtech Kopcan, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Avrupa Eyaletlerinde İnsani Değerler ve Yasalara Saygı”, Tarih Boyunca Türkler’de İnsani Değerler ve İnsan Hakları, İstanbul ts. II, 378.
15 Brockelmann, C., İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, (ter: Neşet Çağatay), AÜİF. Yayınları, Ankara 1954, I, 330.
16 Küçük, Cevdet, “Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi”, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, IV, 210.
17 Reşit, Ahmet, Ekalliyetlerin Himayesi, Matbaa-i Ebuzziya, İstanbul 1933, s. 30.
18 B.Ş.S.(Bursa Şer’iyye Sicilleri), B242/59b.
19 Ortaylı, İlber, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sitemi”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, X, 217.
20 Müste’men, seyahat, ticaret gibi nedenlerle geçici bir süre için Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunanlara denilmektedir.
21 Aydın, M. Akif, “Osmanlı’da Hukuk”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), IRCICA, İstanbul 1994, I, 428.
22 Kütükoğlu, Mübahat, S., “Ahidnameler ve Ticaret Muahedeleri, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, III, 329 vd.; Panaite, Vıorel, “Osmanlı-Leh Ahidnamelerinde Ticaret ve Tüccarlar (1489-1699), Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, III, 342 vd.
23 Kütükoğlu, Mübahat, S., “Osmanlı İktisadi Yapısı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), IRCICA, İstanbul 1994, I, 574.
24 Koyunluoğlu, A.Memduh Turgut, İznik ve Bursa Tarihi, Bursa Vilayet Matbaası, Bursa 1935, s. 76.
25 Aşıkpaşazade, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, (Haz: Atsız), M.E.B.Yayınları, İstanbul 1992, s.33; Benzer ifadeler için bkz. Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihannüma, (Yay: F.R.Unat-M.A.Köymen) T.T.K. Basımevi, Ankara1987, I, 135.
26 Sharon, age.,s. 31.
27 Kenanoğlu, M. Macit, Osmanlı Millet Sistemi- Mit ve Gerçek, Klasik Yayınları, İstanbul 2004, s.281.
28 İnalcık, Halil, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar I, T.T.K.Basımevi, Ankara 1954, s.184.
29 İlgürel, Mücteba, “Osmanlı Devleti’nde İstimalet Siyaseti”, XII. Türk Tarih Kongresi (12-16 Eylül 1994), T.T.K. Basımevi, Ankara 1999, III,942.
30 Akdağ, Mustafa, Türkiye’nin İktisadi ve İctimai Tarihi, Barış Yayınevi, Ankara 1999, II, 36; Ayrıca kaynaklarda zikredilen şu olay da Osmanlı idarecilerinin gayrimüslimlere bakışlarını, bunun sonucu olarak ta asırlarca beraber yaşamanın altında yatan sırların ipuçlarını vermesi bakımından dikkat çekicidir. Fatih Sultan Mehmet’in Avrupa seferi sırasında Osmanlılarla Macarlar arasında kalan Ortodoks Sırplar, Macar Kralına bir heyet göndererek Türklere karşı Macarlarla ittifak yapmaları halinde kendilerinin durumlarının ne olacağı sorusuna cevaben Sırbistanın her tarafına Katolik kiliselerinin yapılacağı söylenmişti. Bunun üzerine başka bir heyet Fatih Sultan Mehmed’e giderek Macarlara karşı Osmanlılarla ittifak yapmaları halinde kendilerine yapılacak muamelenin nasıl olacağı sorusuna karşılık Fatih’in her caminin yanına bir kilisenin yapılacağı ve herkesin özgürce ibadet edebileceği yanıtını almıştır. Bkz. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1999, II, 193.
31 12 Numaralı Mühimme Defteri, (978-979/1570-1572) Tıpkı Basım, O.A.D.B. Yayınları, Ankara 1996, s.641.
32 Lewis, Bernard, İslâm Dünyasında Yahudiler, (çev. B.Sina Şener), İmge Kitabevi, Ankara 1996, s.156.
33 Thevenot, Jean, 1655-1656’da Türkiye, (çev: Nuray Yıldız) Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1978, s. 221.
34 Kaynar, Reşat, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, T.T.K. Basımevi, Ankara 1991, s.100.
35 Shaw, Stanford, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Azınlıklar”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, İstanbul 1985, IV, 1003.
36 Bakara, 2/265
37 Şeker, Mehmet, Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre İhtida Etmenin Şartları”, Diyanet İlmi Dergi, C.41, Sy. 2, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, Ankara 2005, s. 72 vd.
38 Çetin, Osman, Sicillere Göre Bursa’da İhtida Hareketleri ve Sosyal Sonuçları (1472-1909), T.T.K.Basımevi, Ankara 1994, s. 34.
39 Lowry, Heath W., Trabzon Şehrinin İslâmlaşması ve Türkleşmesi 1461-1583, B.Ü. Yayınları, İstanbul 1988, s. 119-140.
40 Özgökmen, Ali, Konya Şer’iyye Sicilleri Işığında Müslim-Gayr-i Müslim Münasebetleri S.Ü.S.B.E., (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Konya 1996, s. 26.
41 Jennings, C. Ronald, “Zimmis (Non-Muslims) in Early 17th Century Ottoman Judicial Records, The Sharia Court of Anatolian Kayseri”, Journal of the Economic and Social History of the Orient, Vol. XXI, Part. III, E.J. Brill, Leiden 1978, s. 240-246.
42 BŞS., C27/57a.
43 BŞS., C27/57a.
44 Kenanoğlu, age., s. 313.
45 Ercan, Yavuz, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara 2001, s. 239.
46 Şeker, Mehmet, Anadolu’da Birarada Yaşama Tecrübesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2000, s. 158 vd.: Güler, Ali, “Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlerin Din-İbadet, Eğitim-Öğretim Hürriyetleri ve Bu Bakımdan ‘Kilise Defterleri’nin Kaynak Olarak Önemi (4 Numaralı Kilise Defteri’nden Örnek Fermanlar)”, OTAM, Ankara 1998, sy. 9, s. 158.
47 B.Ş.S., B79/95a.
48 B.Ş.S., C38/9a.
49 B.Ş.S., B123/49b.
50 B.Ş.S., C26/43a.
51 B.Ş.S., C106/7b.
52 B.Ş.S., C50/17b; Düstur, Birinci Tertib, IV, 652.
53 “…ahâlisinin ahz ü ita ile meşgul olmalarından naşi ekserisi salât-ı Cuma’yı eda edememekde olduklarından bahisle bazar-ı mezkurun Salı gününe tahvili hususu… ” Bkz. Akif, Erdoğru, “18-19. Yüzyıl Osmanlı Panayırları ve Hafta Pazarlarına Dair Belgeler-I”, OTAM, Ankara 1994, sy. 5, s.99.
54 Erdoğru, agm., s. 57.
55 Erdoğru, agm., s. 96.
56 Brockelmann, age, I, 330.
57 B.Ş.S., B380/57b.
58 Hıristiyanların Pazar günleri kilisede yapılan ayinden başka günün belli vakitlerinde ferdi olarak yaptıkları ibadetleri de vardı. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ali Erbaş, Hıristiyanlıkta İbadet, Ayışğı Kitapları, İstanbul 2003, s.19 vd.
59 B.Ş.S., B79/95a.
60 “…ve evlerinde sûret ve mihrab olmadıkça âyinleri üzere Tevrat okuyub ibadet eylemelerine bir ferd müzâhim ve dafi olmayub dahlidenler men‘ olunub ba‘de’t-tenbih mütenebbih olmayub dahl ü ta‘arruz ederler ise arz oluna ki imtisal eylemedikleri içün cezaları verile…” Bkz. Ahmed Refik, Onikinci Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı (1689-1785), Enderun Kitabevi, İstanbul 1988, s. 11.
61 Ercan, age. s. 241.
62 Gradeva, Rossitsa, “Ottoman Policy Towards Christian Church Buildings”, Etudes Balkaniques, Sofia 1994, sy. 4, s.33.
63 Adıyeke, Nuri, “Islahat Fermanı Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi ve Gayrimüslimlerin Yaşantılarına Dair”, Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, (Ed: H.Celal Güzel), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2000. s.191.
64 “Su’al: Bir kilise Müslümanlar mahallesinde vâki’ olup, kafirler nâkûs yerine bir yufka tahtayı nice yerlerden delip ibadetleri zamanında ol tahtanın orta yerine tokmak ile darb edip, bir savt-ı acib peyda olup, Müslümanlar müte’ezzî olsalar, şer’an ref’ olunmak caiz olurmu? Cevap: Vacibdir.” Bkz. Düzdağ, M.Ertuğrul, Şeyhulislâm Ebussu’ud Efendi’nin Fetvalarına Göre Kanuni Devrinde Osmanlı Hayatı, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s.151.
65 “…ve metropolit ve papaz tâifelerinin hânelerinde izhâr-ı savt etmeksizin İncil kırâat eylemelerine muhâlefet olunmayub ve ehl-i örf tâifesi mücerred ta‘cîz içün siz mülk menzilinizden bir oda gözde Tevrat ve İncil okuyub kandil asmışsız ve mum yakmışsız ve iskemle ve tasvir koyub bürde asmışsız ve buhur yakıb salarsız ve elinizde değnek tutarsız deyu bahâne ile ref‘i savt ve i‘lân-ı küfr eylememek şartıyla icrâ-yı âyin-i bâtılalarına mücerred celb-i mal kasdıyla mîr-i mîran ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından hilâf-ı şer‘i şerîf ve bi-gayr-i hak akçe mütâlebesiyle ta‘addî ettirilmemek içün mukaddem verilen fermân-ı âliberâtları şartına idhâl oluna deyu sâdır olan fermân-ı âlişân mahalline kayd olunmağla hilâf-ı fermân rencide ve ta‘addî ettirilmeyüb…” B.Ş.S., C29/4b.
66 Brockelmann, age., I, 331.
67 İstanbul Ahkam Defterleri, İstanbul’da Sosyal Hayat, İ.B.B.K.D.B. Yayınları, İstanbul 1998, I,84
68 Ahkam Defterleri, II, 209.
69 Ahmed Refik, Onuncu Asr-ı Hicride İstanbul Hayatı (1495-1591), Enderun Kitabevi, İstanbul 1988, s.53.
70 Ahmed Refik, age., s.53-56.
71 B.Ş.S., B197/53a.
72 Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetim, Risale Basın Yayınları, İstanbul 1996, s. 168; Vahapoğlu, V. Hidayet, Osmanlıdan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okulları, M.E.B.Yayınları, İstanbul 1997, s.80.
73 Vahapoğlu, age., s. 80 .
74 B.Ş.S., B328/71a.
75 Erylmaz, age., s. 177


Kaynaklar :

islamansiklopedisi org tr/ezan
İLAHİYATÇI YAZAR CEMİL KILIÇ
turkcebilgi com/çan_çalmanın_tarihçesi
Sorularla İslamiyet com/musluman-devletlerde-diger-din-mensuplarina-ne-gibi-ozgurlukler-verilir-mesela-kilisede-can-calmak
[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20Arap%C...4%B1-1.png]

Rabbi Yessir Duası - رب يسر و لا تعسر - Arapçası Türkçesi ve Anlamı

Rabbi yessir duası anlamı, Arapça-Türkçe yazılışı, kelime anlamı, kaç defa okunur? Kuran’da geçen ayet midir veya hadis midir?

Bir işe başlarken, sınav duası olarak da bilinen, zor, kolay olmayan, müşkilatlı işlerin çözümü, Allah tarafından yardım edilmesi için tavsiye edilen “yardım duası, kolaylık duası “Rabbi yessir” ne demek? Anlamı nedir Arapça yazılışı ve okunuşu, kelime anlamı ve Kuran’dan benzer manadaki ayetler ve dualar
Rabbi Yessir Duası

İşlerimizde kolaylık ve Allahu Teala’nın yardımı için bir işe başlarken ilk önce Besmele ile “Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı ile” başlamak, Allah’tan işlerimiz için hayır ve kolaylık dilemek İslamî olarak daha uygun ve faziletli görülmüş, Peygamber Efendimiz’den de tavsiye edilmiştir.

Eski kaynaklarda Temmim duaları olarak bilinen maddi manevi her işe başlarken, adım atarken, hayırlısını istemek, kolaylık dilemek ve sonunu hayırlısı ve kolaylık ve rahatlı getirebilmek, tamamlayabilmek için yapılan dualardandır.

Okunduğunda Allah’ın izniyle üzerinizdeki yükü ve ağırlığı kaldıracak, maddi manevi işlerinizde tercihlerinizde kolaylık ve muvaffakiyet kazandıracaktır.

Yeni bir işe başladığınızda, önemli bir sınava gireceğinizde, zorlandığınız işleri yoluna sokmak için, sıkıntı ve zorlukları kolaylaştırmak için okunan ve dilde kolay ezberlenen, anlamı itibariyle oldukça etkili ve güzel duadır.

Arapça Yazılışı


رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ


Türkçe Okunuşu

Rabbi Yessir ve la tüassir, ve temmim bil hayri

Anlamı

Allah’ım işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.” (Amiyn)

Tefsirli Mana

“Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve çevreme faydalı kıl ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.” (amin)

Kelime Anlamı

Kısa bir dua olduğu için kelime kelime olarak da ne demek olduğunu, anlamlarını kolaylıkla bilebilirsiniz.

Rabbi; Rabbim
yessir; kolaylaştır
Vela tuassir; Zorlaştırma
Rabbi temmim bil hayr; Rabbim hayırla sonuçlandır.
Duanın Uzun Okunuşu

Rabbi Yessir ve la tüassir
Sehlil Aleyna bi fadlike ye müyessir
Rabbi zidne ilmen ve fehmen nafian
Ve temmim bil hayri

Manası

Allah’ım senin sonsuz merhametin ve yardımın olmadan ben bu işi yapamam. Allah’ım bütün hayırlı işlerimi zorlaştırma, kolaylaştır, ilmimi artırarak yaptığım işleri bana ve çevreme faydalı kıl, ve işlerimi en hayırlı şekilde sonuçlandır.

Fazileti Nelerdir?

Zor işleri kolaylaştıran, üzerinizdeki yükü kaldıran, maddi işlerde rahatlık ve suhulet içinde tamamlanmasını sağlayan bir duadır.

Yeni bir okula başlayan, sınav için, gireceği imtihanlarda başarılı olmak için okunur.

Başlanılan bir işi hayırlısı ile ve kolaylıkla sonuca vardırmak, tamamlamak, bitirmek için okunur.

Allah’tan kolaylık dileyerek arzu ettiğimiz, dua ettiğimiz bir şey istediğimizde hayırlı ise bize muvaffakiyet verip dünya hayatını kolaylaştırdığı gibi ahiret hayatını da kolaylaştıran dualardandır.

Özgüvensizliğe bağlı olarak başaramama korkusu olan, rahatlamak ve özgüven için okunabilir.

İş görüşmesine giderken, yeni bir iş için teşebbüs ederken Besmele ve Allah’ın izni ile ve bu dua ile yardım, kolaylık ve muvaffakiyet istenir.

Dine aykırı olmayan, her meşru istek, dua ve niyet için okunursa Allah’ın izniyle gerçekleşir.

Maddi ve manevi her işte başarılı olmak, rızık, bereket, işlerin rast gitmesi için Allah’ın ismi Besmele ile birlikte okunur.

Kuran-ı Kerim‘den Benzer Dualar


رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ


“Rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vağfir lenâ, inneke alâ kulli şey’in kadîr.”

“Ey Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.” (Tahrim Suresi 8. Ayet)

“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli”

Ey Rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni. (Taha Suresi 28. Ayet )

“Rabbi yessir” ile başlayan dua Ayet midir? Hadis midir?

Bu kısa okunan bir duadır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen bir ayet değildir. Ayrıca Peygamber efendimiz’den rivayet edilen hadis de değildir. İlmi kaynaklarda geçen ve kaynağı tam olarak belli olmayan bu dua alimlerin görüşüne göre Ashab-ı ikram tarafından dua olarak söylenmiş, mübarek dualardandır.


Rabbi Yessir Duası Calligraphy (Rabbi Yessir Duası Hat Yazılı Resimler)

[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20%D8%B1...%20(1).jpg]

[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20%D8%B1...%20(2).jpg]

[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20%D8%B1...%20(3).jpg]

[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20%D8%B1...%20(4).jpg]

[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20%D8%B1...%20(5).jpg]

[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20%D8%B1...%20(6).jpg]

[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20%D8%B1...%20(7).jpg]

[Image: Rabbi%20Yessir%20Duas%C4%B1%20-%20%D8%B1...%20(8).jpg]
Raşidi Tarikatı derslerinden mor tesbih meselesine değineceğim.

Ve dedik ki mor tesbihin vakti, mart ayı, ve Nisan başı gibi, Evet onun dışında da yapınca oluyor, olmaz değil, amma dedik, her şeyin Mevsimi var, Nasıl karpuzun yetiştiği bir mevsim var, yine kirazın çıktığı bir mevsim var, her şeyi doğal yapısında bıraktığımız zaman, Kiraz, Kiraz Mevsimi'nde güzel, karpuz Yaz mevsiminde güzel, portakal Kış mevsiminde güzel, karpuzu kışın yemeğe kalksan canın çekmez, soğuk üşüyorsen soğuk tabiatlı karpuz yemenin alemi ne? Ama yazın sıcak, su istiyor canın, serinlik istiyor, o zaman ye karpuzu. Mart ayında sadece Lut alyehisselam ve soyu ve ümmeti değil, Yine Mart ayında kediler de çiftleşir hamile kalırlar, ve dedik ki işte, mor tesbih Vaktin de işte Lut Kavmi'nin, yani dünyadaki L harflerinin doğum anlarıdır. ve dedik ki yine beyindeki akıll hücrelerinin doğum Mevsimi dedik. ve mor radyoaktif ışığı temsil eder, Yani Uranyum dedik ya, gözlerin dolacak fakat ağlamayacaksın, gözünden yaş Damlaatmayacaksın, ve öyle dedik, zikirmizin o yerinde kücük bir tas su içeceksin ama tuvalte gitmeyeceskin sonrda zikiri bitirip 45 dakika yemek içmek yasak dedik. böylece ufukta kara kara bulutlar, yağmur bulutları oluşacak, ama yağmur donukcak ama, yağamayacak, ağlayacak gibi olacaksın ama, ağlamayıp yaş akıtmayacaksın, ufuktaki Kara Bulutlar, güneşin açısından dolayı, Işık vurunca mor renk alacak, veyahut pembe renk olacak demiştik. deneyenler gördü bu bir hakikat. ama o bulutlar yağar ise o zaman ne olur, yani işte radyoaktif element, Uranyum açığa çıkar, dünyada uranyumun fazlalaşması zararlıdır, uranyumun insan bedeninde gözyaşında gizli olduğunu, taaa eski vaazlarimizdan olan, İran'a atom bombasını öğretirken anlatmıştık, Uranyum İnsan bedeninde gözyaşında mevcuttur. uranyumun fazlasının atılması lazım, atılmazsa vücuda zarar verir. onun içinde ağlamak gereken yerde ağlamak lazımdır. ağlamak işte yağmur yağmasını sağlar, fakat işte donuktu, ağlayamadı olunca mor renk alıyor, ve vedud kimseler meydan geliyor, hani o travesti dedigimiz, hem seven, hem sevilen vedud, ismi tecelli ediyor, yani ve birden Mor ve pembe renkli tesbih iki renkli tesbihten bahsetmiştik, bir tas su için, fakat çişe gitmeden, 45 dakika bir de yemeyin içmeyin dedik, hem sıcak Hem soğuk, ikisi bir arada, çişe gitmeyince yağmayacak, Ama içeride su var, küçük bir tas su var içeride, kara bulutlar olacak. ve bunu çok denemek için yapanlar var ama, mevsimin dışında yapınca, Hani bazen olur ya, şu anda bilgisayarların başında çok oturduğumuz için, bilgisayar radyoaktif element yaymakta, ve bazen Gözlerinizin yandığını, ve gözlerinizi yakan 1 yaş geldiğini hissedersiniz, işte o Uranyum dur, yakıcı madde, ve işte bunu yani mor tesbih zikrini çok sık yaparsınız, o zaman insanlar, gözyaşı Yerine, Kan ağlamaya başlarlar, Gözleri Kan çanağına dönmüş derler ya, yani gözleri kanlanmış gözler ortaya çıkan. o yüzden, hani sadece denemek için bir yerde, 1 defa 2 defa olabilir, amma çok sık yapmayın. tamam sene içinde de L harfi tüketilmez, ama yani bulunduğu yerde, bir miktar, yani bir ay vermiş onada, Allah ona da Mart ayını vermiş, Lut Kavmi belli bir vakit, ve onlarında sınırı var, sınırını geçti mi, onların dönemi bitmiş oluyor, değil mi? Ondan sonra diğer Peygamber'in hikayesi, seneryosu oynanacak, ama işte, Ali isminde de L harfi var, dedik ki işte, kedilerin de çiftleşme Mevsimi mart, sadece Lut ve lutilerin değil bütün isminde La harifi olanların vakti, ve Allah da da var diyeceksin, Allah in binler ismi var, Allah tek ismi degil, o yüce zatin. ve onda doppel L var, yani Lang uzun tabanca demek, yani hani elbise ölcüsünde XL demek, büyük demek, ve L demek orta büyük, ve Allah isminde ne var, 2L demek, yani ikinci derece orta büyük demek, Allahin TAWiL diyede ismi var, yani 2L de degil, 2 XL de degil, TAWiL demek, en uzundandan uzun demek. Ali Aslan Allah'ın aslanı, sadece o mevsim lutiler çiftleşmiyor, alilerde çiftleşiyor yaani kediler, Allah'ın aslanları, arslan dada 1 L harfii var değil mi, her şey mevsiminde güzel ki, kuşlar Eğer bir yere göç ettiler de, yumurtlamayı geciktirirlerse, yahut göçleri gecikirse, ve geç doğan kuşlar, göç edebilecek kuvvete ermeden mevsim geçer, ve şu anda bu L harfi kuşlarının, yanlış vakitlerde çiftleşiripte, yanlış vakitlerde doğduğunu düşünüyor musunuz. La harfi ve leylek tam mevsimin sonunda çocuk yaparsa, o kuş, yavru kuş nasıl göç edecek, oradan göç etmek için nasıl kanat çırpacak değil mi, Öyle olunca, her şeyi mevsiminde bırakın. tamam tatlı güzel. fotoğraflık görüntüler ortaya çıkıyor, ama biz size öğrettik, her şeyi de, yerini de gösterdik, Bu da bu vakitte dedik, Onu da o vakitte Bırakın lütfen.
   

Cumanız Mübarek Olsun V130220202041

Etiketler : Cuma E-Kart Resimleri ,Cumaniz Mübarek Olsun Resimleri,Hayirli Cumalar Resimleri,V130220202041 Serisi,Cuma,E-kart,cuma tebriklesme,cuma resimi,Mübarek cuma,hayirli cumalar,have a good Friday,Karfreitag,Sind Sie ein gesegnetes Freitag,have a Holly Friday,freitag Grüße,Friday salute,Friday celebration,freitag Feie
   

Corona virüsü tedavisi için Jackie Chan e mektup

(Kar©glanin 10 Şubat 2019 Vaazi)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb

Meali :

Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla zikretmekle Mutmain olurlar (Nefisleri Mutmain makamına çıkar). Biliniz ki, kalpler ancak zikretmekle Allah’ı anmakla Mutmain makamına çıkar.

Sadakallahul Aziym Ra`d Suresi 28. Ayet


---oOo---

Hz. Ali, küçük yaşından beri Resûlullah’ın yanında büyüdü. On yaşında İslâm’ı kabul ettiği bilinmektedir. Hz. Hatice’den sonra Müslümanlığı ilk kabul eden O’dur. Peygamberimiz’i(sav) Hazreti Hatice ile namaz kıldıklarını görünce: “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

“Ya Ali bu Allah’ın seçtiği beğendiği dinidir, ben seni bir olan Allah’a inanmaya davet ediyorum.” diye buyurdu.

Hz. Ali, ‘Ben bu hususta babama danışayım’ deyince Peygamber Efendimiz(sav) ‘Ya Ali, sana söylediğimi yaparsan yap yapmayacak olursan gördüğünü kimseye söyleme!’ diye buyurdu. Bütün gece uyuyamayan Hz. Ali, sabah vaktinde Hazreti Muhammed’in(sav) yanına vardı ve “Dünkü davetini kabul ettim, şahadet getirip namaz kılmak istiyorum.” dedi.

Hazreti Muhammed(sav): “Babana danıştın mı?” diye sordu. Hz. Ali: “Hayır, Allah beni yaratırken babama danışmadı. Ben Allah’a inanmak için niçin babama sorup danışayım?” diye cevap veren küçük yaşlardaki Hz. Ali İslam defterinin bir numarası olmuştur.

İlmin kapısı olan Hazreti Ali(k.v); ‘Yemin ederim ki ben Kur’an-ı Kerim’den inen her ayetin nerede indiğini neye ve kime dair olduğunu bilirim’ diyerek ilminin erişilmezliğini ortaya koymuştur. ‘Gayb âlemi açılsa her şeyi görsem yakînim artmayacak’ diyebilecek kadar da iman yüklü idi.


( Hadis-i Şerif )

"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"

   

Yolculugumuza başliyoruz :

Bazı hocalar zikir çekmek konusunda, boncuk çevirmek zikir çekmek değildir diyorlar. Bu konuyu şu şekilde açıklayacağız inşallah :
ilk kamera ve film video sistemi keşfedildiğinde, çoklu resimlerin bir araya getirilip, bir şerit halinde hareket ettirilmesi sonucu, video ve film keşfedilmiş, bunu ilk versiyonunu sizde evinizde yapabilirsiniz.
Mesela 20 tane küçük kağıta resim yaparaktan, ilk video sistemini Siz de anlayabilirsiniz. 10 tanesine ellerini başının üstünde birleştirip  çırpan adam resmi, diğer 10 tanesine de, ayaklarını açıp ellerini ayaklarının yan taraflarına Çırpan adam resmi yapın. bunların 5 tanesini birinden, 5 tanesini birinden olmak üzere, 20 resmi bir araya getirin, sonra bir ucundan zımbalayın, Sonra da bunu defter gibi, yan tarafindan hızlıca açın. göreceksiniz ki. o resimdeki adam hareket ediyor herhalde olacaktır. bir ellerini yukarı çırpıyor, bir ellerini aşağı çırpıyor olacaktır.  işte ilk video  ve ilk sinemanın keşfi olması, bu şekilde olmuş. fakat dedik ki 5 tane Aynı resimden 5 tane diğer resimden, ama şu anki video sistemlerinde galiba, saniyede 25 tane resim geçiyormuş, ve iluminat subliminal mesajlarını, bu 25. resmin 25. karesine bir tane gizli resim koyuyor, gizli değil de, 25. kareye koydugu resim, onun sübliminal mesajı oluyor. film çok hızlı hareket ettiği için, biz o 25. karedaki resmi, normal olaraktan, hızından dolayı göremiyoruz, fakat orada gözümüzün algısı,fakat  Beynimiz o resmi görüyor, algılama kuvvetimiz o resmi görmeye yetmiyor. illuminat Grup ve masonlar  bize yaptırmak istediklerini söyletmek istediklerini, o 25 kareye gömdükleri resim sayesinde, bizlere bir şeyler empoze ediyorlar, Bu şu anda insanlarca bilinen bir bilgi. 

Raşidi  Tarikatında ki boncuk veya tesbih, zikir sayımızı muhafaza edebilmek için kullandığımız bir abaküs ve bir araçtır.  Gaye  Boncuk tesbih değil, gayemiz Allah'ı zikretmek tir.

Nasıl at ve Auto araba,  bir yere gidebilmek veya yükünü götürebilmek için bir araç ise, tesbihte öyledir. gayemize ulaşmak için kullandığımız bir aracımızdır. Eğer Amerika'ya gitmek istiyorsan, aradaki aracı kullanmak lazım, ya uçak, ya gemi, ya uçağa bindirilmiş araba, ya da gemiye bindirilmiş araba kullanmak lazım. yoksa Okyanusu yüzerek geçmek lazım, burada aradaki araç inkar edilemez ki. buradaki aracın hizmeti yani. eger opnu inkar edip yok sayarsan, O Zaman Amerika'ya yüzerek geç de görelim! uçarak geç de görelim! Madem araca ihtiyaç yok! bizim dezikirdeki belli sayıyı muhafaza için, işte  bir Abaküs veya tesbihe  ihtiyacımız var. Şimdi Yukarıdaki film şeridi misalimiz ile bunu birleştirirsek. nasıl film seyrederken biz 25 kareyi hissedemiyorsak ta, göremiyorsak ta o kareyi beyin biliyor ise. Bu sebeb ile, zikir gafletle bile olsa, zikreden kimse, zikrin Ecrin'e nail olur. Fakat bilerek zikreden 10 kuruş kazanıyorsa, gafletle zikreden, belki beş kuruş kazanır. Filmi durdurup, 25 kareye bakan, didik didik inceleyen, Bu filmde bize ne empoze etmişler görebilir. Ama sen ben o, bunu yapmadığımız için, biz onlarin ne yapip ettiğini bilemeyiz. işte zikirdeki uyanik olan ile gaflette olani bununla kiyas et, ve uyanık olmak, ve farkındalık da budur. farkında olan birisi, bir şeyler olduğunun farkına varan birisi, indirir videoyu, 25. kareyi arar inceler bulur. herbir 25. karede, bir gizli resim var mı bakar, ve onların bu filmler ile insanları, neye doğru yönelttiğini bilebilir. Yine müzikte de aynı şekilde, 25 nota da gizli bir nota olabilir. bunu anladıksa, insan tesbih çekerekten, gafletle bile olsa, o Ecrin'in sevabına ulaşacaktır

Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum:

"Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa ona bir sevap (hasene) vardır. Sevap (hasene) ise on kat karşılığıyla verilir. "Elif. Lâm. Mim" bir harftir de­miyorum. Ancak "elif" bir harftir, "lam" bir harftir, "mim" bir harftir."

(Hadisi şerif, Riyâzus-Sâlihin,Tirmizi 5/175-3/9,Camiussagir 5/340)

Çünkü zikir bir Frekanstır. Nasıl Amerika'daki tırcılar, arkadan gelen birini görmese bile, telsizinden, en yakın tırcı ile tanışıp konuşurlar, aradaki mesafe daha sonra kapatılabilir, Belki yüz yüze  degörüşebilirler. Ama yüzyüze görmediği bir insanla, frekansından yayın yaparaktan, mesela  "Texas yolundan New York'a giden tırcı var mı şu anda" diye sordugu  zaman, aynı frekans aralığından, yayın yapıp veya yayın alan, başka bir tırcı, ona cevap verebilir. "Ben de aynı yoldayım, sen yük ne götürüyorsun" cevap "falan filen yük" Ben hangi yük götürüyorum falan işte,...

Zikirde böyledir, melekler devamlı olaraktan grubuna göre, belli frekansı yaymaktadırlar, yani onların haberleşme frekans aralığı. Fakat bizler, insanoğlu, öyle bir güce sahip değiliz. Bizim gayret edip, zikredip, onların haberleşme frekans aralığından yayın yapmamız lazım ki, iki tırcı nasıl birbiriyle mesela, tekeri patladığı zaman, bu sayade  birbirine yardım edebilirse, onların haberleşme frekans aralığından yayın yaparsan,o melek grubuyla yayın alıp yayın verdiğin zaman, onlar sana yardımcı olacak haberler verirler yani "Nefsi Mülhime" makamı "ilhamlanırsın" demek budur. Bu taa hak katına kadar giden arğın altındakı kader yazıcı kelmin sesini duymaya kadar gider.

Peygamber Efendimiz’in (asm) Miraç’ta kader kaleminin cızırtılarını işittiği haberi sıhhatli kaynaklardan geliyor. Bu haberi Peygamber Efendimiz (asm) İsra ve Mir’aç olayını anlattığı bir hadisinde bildiriyor.

İbn Şihâb şöyle dedi: Bana Ebû Bekr ibnu Hazm haber verdi ki: İbn Abbâs ile Ebû Habbe el-Ensârî şöyle derler idi: Peygamber (S) şöyle dedi:"Sonra ben çok yükseklere çıkarıldım, nihayet kalemlerin cızırtılarını işittiğim yüksek bir yere çıktım.

(Hadisi şerif, Buhari)

Allah elbette ki en ince sesi de duyar, duymak ve her şeyi bilmek Allahü Telanin ilminde elbet amma bizlerin nasil radyoda bir kanlai bulmak için ibreyi o kanal çevirmemz gerkiyorsa meleklerde derece derece ve grup grup bu seslerin frekans aralığına girmek ancak o titreşime ulaşmak ile olur, ve her esma ve her ayetin, bir titreşim, yani Frekans aralığı vardır, sesli veya sessiz o esmayı zikrederekten,  o aralıktaki sesleri duymak veya,o ses aralığından yayın yapmak demek olur bu zikir de.  Fakat bu özel bir şey ki Allah kur'an-ı Kerim'de
bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ayeti var:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

kul hel yestevîllezîne ya’lemûne vellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne), innemâ yetezekkeru ulûl elbâb.

Meali :

De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!" Doğrusu ancak Zikir sahipleri bunu anlar.

(Sadakallahul Aziym Zümer Suresi 9. Ayetten pasaj)

Fakat bu ayeti kıyas ettiğimiz zaman, o ayetin "zikredenler ile zikretmeyenler bir olur mu?" anlamını da geldiği görülecektir.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَمَآ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُّوحِىٓ إِلَيْهِمْ ۖ فَسْـَٔلُوٓا۟ أَهْلَ ٱلذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn.

Meali :

Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım adamlar gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.

(Sadakallahul Aziym Enbiyâ Suresi 7. Ayet)

Demek ki Allahu Teala, zikir ehli ile, konuşma ve muhabbet halinde ki, onlara normal insanların bilmediklerini bildirmekte. Onlar nereden biliyorlarmış bizim bilmediklerimizi? Çünkü zikir ehli, Allah'la mülakat  yani konuşma ve sohbet ve ilhamlanma halindeler onlar.O nlar (Peygamber bile olmasalar da o admlar yani Zikir ehli olanlar) O sayede bir çok bilgiye vakıflar. Ve bizim Tarikatımızdaki zikirlerde aynı şekilde, ve biz zikirlerimizi öyle seçtik ki, neredeyse Kur'an-ı Kerim'in 114 suresinin, 114 çekirdeğini aldık. Elma, elma çekirdeğinde saklıdır. Hatta elmanın çekirdeğinde, bir tane elma dalı değil, elma ormanı saklıdır değil mi? Öyle olunca her surenin bir kalbi ve çekirdeği vardır. O kalbi ve çekirdeğini bulabilen kimse, onu anladığı ve zikrettiği sürece, o surenin ne mana taşıdığını, o surenin gayesinin  ne olduğunun farkına varır. işte bizim zikirlerimizde, böyle çekirdek ayetlerdir, her surenin özü gibidir.  Çiçeklerdeki  Öz olan bal gibidir. Arının derdi, çiçeğinin renginde yaprağında değildir zaten, Onun derdi çiçekteki bal dadır. bir insan o suredeki anlatılmak istenen gaye'yi anladığı zaman, gerisi teferruattır. zikrimiz çok çiçekten toplanmış, çok çeşnili bir bal gibidir. inşallah o Amca, Bizim işimize, boncuk çevirme diyeen amca, Bu vaazı dinlerde, Belki o fikrinden vazgeçer.

II. MESELE

soru 1 Vakit, namazın vakitleri bize neyi işaret eder bilen var mı?
soru 2 Yaz mevsimi, kış mevsimi, ilkbahar ve sonbahar mevsimi neyi işaret eder?
soru 3 Sabah, öğlen, akşam, yatsı ne anlatır? tabii arada bir de ikindi var.
soru 4 Gece ve gündüz neyi anlatır?

Cevaplara gelince
Namaz neden vakitlere bölünmüştür, gecenin gündüz ile kavgası, gündüzün gece ile kavgası, neyi temsil eder, 2 Seher vaktini, ikindi ve sabah öncesini. Bu ikisinin kavgası bize neyi gösterir? Dünya'nın Güneş'in ve gezegenlerin döndüğünü gösterir. Dünyanın yuvarlak olduğunu, Kabe gibi küp şeklinde olmadığını gösterir. Yaz ve kış kavgası, Sonbahar ve ilkbaharı gösterir. Sonbahar kışın daha kuvvetli vakti. Kuvveti ile yaz ı ve sıcağı, ışığı ve aydınlığı yendiğini gösterir. ilkbahar ise, bu sefer yiyip içip kuvvetlenen gündüz ve aydınlığın ve yaz mevsiminin, artık geceyi ve karanlığı, kötülüğü, dövmeye başladığını gösterir. İşte bu kavga yine güneşimizin de döndüğünü, dünyamızın da Güneş'in etrafında döndüğünü gösterir. Bu kavgadan Bize rahmet var mı? var Bahar rahmeti, Yağmur. Yaz rahmeti, meyvelerin ermesi tatlanması. Kış mevsiminin Rahmetli olan kar ile de, Dünya daki  mikropların  ithaf  edilmesini gösterir.
Bütün  bunlar  Allahu Teala'nın insanlara merhametinin, ne kadar geniş olduğunu göstermez mi?
O zaman kavgada rahmet varmış, İyi de kötü, kötü de iyi varmış. Hani ayette

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

كُتِبَ عَلَيْكُمُ ٱلْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ ۖ وَعَسَىٰٓ أَن تَكْرَهُوا۟ شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ ۖ وَعَسَىٰٓ أَن تُحِبُّوا۟ شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ ۗ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrehû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn.

Meali :

Öldürmek hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı.(Kurban kesmenin, farz olduğuna kesin delil ve nas olan ayet) Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

(Sadakallahul Aziym Bakara Suresi 216. Ayet)

Diyor ya Rabbimiz, işte o Hikmet, Belki siz o an bilemezsiniz diyor.

III. MESELE

Biz sigara meselesini anlatıp, kafir yutan adamdan, ya da karbondioksit alan adamdan bahsedince, fotosentez olayının, bitkilerin kafir Yutup,  Müslüman  doğurduklarını Anlatınca, kafir  Deccal a tiyo  vermiş olduk.
Hani bir hadis var "Deccal  kırk günde dünyayı dolaşır, ve gittiği yerleri kurutur."  diyordu ya Hazreti Muhammed.

Peki neden çünkü  Deccal, bitki  ve ağaçlara yapraklı her şeye düşman oldu artık. Çünkü kendisi kafir olduğu için, kendisini yutacak olana düşman oldu. Halbuki bilse ki : kum saatinin Bir tarafının bitmesi, ters çevirme vaktinin geldiğini gösterir. Hani kışın Aralığın 21'i nin gelmesi, artık gecenin gündüze, kışın yaza dönmesinin vaktinin Geldiğini gösterdiği gibi. Daccalında yutulması yenilmesi onun artık kötülükten iyiye dönme vaktinin geldiğini gösterir sadece. o bunun farkına varsa, Bu işlemin,  onun için de rahmet olduğunu anlar.

Sahih hadis kaynaklarında anlatılan hadislere göre Deccalın eşkali şöyledir:

Kızılca renkli, kıvırcık saçlı, iri cüsseli, kalın boyunlu, tek gözlü ve şaşıdır. Sağ gözü kör olacak. Tek gözü, geniş alnı ortasında sallanan bir üzüm tanesi gibidir.(2)
Alnında, iki gözünün arasında “ke-fe-re yani kâfir” yazılıdır.(3)
Sıkıntılı günlerde(4), Bineğine binmiş olarak ortaya çıkacak ve böyle gezecek.(5)
Kendisine özellikle münafıklar, kadınlar ve Yahudiler iltihak edecektir.(6)
Her peygamber, ümmetini bu yalancının çıkaracağı fitnenin büyüklüğü konusunda uyarmıştır.(7)
Diğer taraftan, yanında bol miktarda yiyecek, su ve ateş bulunacak(8); bir yanında cennet, bir yanında cehennem taşıyacak(9);
istediği zaman yağmur yağdıracak ve ölüleri diriltecek(10);
birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü sair günler gibi olacak, çıktığı zaman dünya duyacak ve kırk günde dünyayı dolaşacak ve gittiği yerleri kurutacak(11);

Mekke ve Medine hariç bütün dünyayı fethedecek, 40 gün veya 40 yıl hüküm sürdükten sonra(12),

“Ludd” kapısında, Hz. Mehdi (isa bin Mesih) tarafından öldürülecektir.(13)

   

IV. MESELE


    Merkür: Merkür gezegeninin hiç uydusu yoktur.
    Venüs : Uydusu olmayan ikinci gezegendir.
    Dünya: 1 uydu ile  gezegenler içerisinde en az uyduya sahip gezegendir.
    Mars: 2 uydusu vardır.
    Jüpiter: 63 uydu ile en çok uydusu olan gezegendir.
    Satürn: 60 uydu ile uydusu en çok olan ikinci gezegendir.
    Uranüs: 27 uydu ile en çok uydusu bulunan üçüncü gezegendir.
    Neptün: 13 uydu ile en çok uydusu bulunan 4.gezegendir.

Geçen haftalarda ki sesli sohbette bahsettiğimiz konuyu text haline dönüştüreceğiz inşallah.
Yukardaki  tabelada  görürülmekte ki  Jüpiter  ve satürnün 60 uydusu var ve, daha önce insanlık aleminin, Jüpiter ve Satürn de de yaşadığını söylemiştik. ve Onların da buraya Arzu mevuda indirildiklerini, ve şu anda dünyamızda yaşadıklarını söylemiştik. Jüpiter gezegeninden gelenlerin Diyarbakır karpuzu olduklarını, ve karpuzun içinde eski karpuzların içinde 60'tan fazla çekirdeğinin olduğunu, en az 60 çekirdeğinin olduğunu söylemiştik. Belkide Diyarbakır karpuzu da değildir, Başka bir şeydir. Belki Diyarbakır karpuzu daha Yukarıdaki birilerini temsil ediyor dur. Belki de Süleyman aleyhisselamı temsil ediyordur, çünkü onun 300 karısı vardı diyorlar, 300 karıdan bir çocuk yapsa, 300 çocuk, 2 çocuk yapsa her birisinden, 600 çocuk eder. bir karpuzun içinde 600 çekirdek var mıdır? Diyarbakırlılar ondan(karpuzdan) Yeyip onu  Satıp  onu Yetiştirip ondan beslendiklerinden, cibilliyattları da, bitki hali de odur. Öyle olunca, Jüpiter ve Marslılar da burada yaşamakta, Arzı mevud burası dünyamız, hepimiz artık burayı bölüşmek te, burada yaşayıp burayı paylaşmaktayız. Cennet burada olacak, burada kurulacak inşallah, haşr  burada olacak, Kıyamet yine burada kopacak. Diyarbakırlı adamlar diyor ki mesela: 10 tane karım var, 300 tane torunum var, bilmem 50 tane çocuğum var diyor, çocukların isimlerini bilmiyor, torunlarının isimlerini sayamıyor. Var mı böyle bir millet? var.

Avrupa'da böyle bir şey var mı? Var, onlardan da, zina yoluyla 50 kadınla zina etmiş adamlar var. Avrupa'da seralarda veya,  Sıcak bölgelerde karpuz yetiştiren insanlar var. Aynı soyun  yolculari. Neptün ün uydusu kaç taneymiş: 13 tane, Yusuf ve 12 kardeşi, toplam 13. Yani Yusuf Aleyhisselam'ın neptün'de de yaşadığı ortaya çıkıyor. o zaman Yıldız Yusuf Aleyhisselam ve Neptun o imiş, Neptün yıldızmış, sönmüş gezegen olmuş. onların kıyameti kopmuş. Yani Yakupoğulları (israiloğulları) işte Nepptün ve uydularını temsil ediyor. Yine bir üst 1.Neptün, bir üst olaraktan Nuh ve soyunu temsil ediyor.

V. MESELE

Bazı eski alimler, Kur'an'daki geçen, mal ve çocuklar sizin imtihanınızdır, oyun ve eğlence sizin imtihanınızdır ayetine binaen, çocuklar Allah sevgisine engeldir, o yüzden Bir Kalpte İki Sevgi bulunmaz, Allah sevgisi tek olmalı, çocuğu bile, Karını bile,  Anneni bile sevmemelisin gibi bir yoruma gittiler.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَٱعْلَمُوٓا۟ أَنَّمَآ أَمْوَٰلُكُمْ وَأَوْلَٰدُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ ٱللَّهَ عِندَهُۥٓ أَجْرٌ عَظِيمٌ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Va´lemû ennemâ emvâlukum ve evlâdukum fitnetun ve ennallâhe indehû ecrun azîm

Meali :

Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah´ın katındadır.

(Sadakallahul Aziym Enfal Suresi 28. Ayet)

çocuk sevgisi veyahut, kadın sevgisi, Allah sevgisi ile Senin aranı açmaz.
Allah sana, o çocuğu sevme diye mi verdi, yarattı! kadını, Eş ve aileyi sevme diye mi verdi ki, evlen yuva kur dedi! sana, sevmede döv diye mi verdi ? Allah, onları sevme de, beni sevmi diyor, Halbuki insan pazara gidiyor da, sevmediği sebzeyi almıyor, sevmediği gömleği almıyor, sevmediği ayakkabıyı almıyor. Senin sevdiğin bir ayakkabıyı alman, onu giymen, Allah sevgisine engel mi oluyor? Yani dankalakca bir eski yorum, Hatalı ve yanlış içtihad. Allah kendisi, insan kalbine kaç tane Sevgi sığdırıyor! evinde sevdiği bir ayakkabısı var, ilkokulda sevdiği sevgilisi var, ortaokula gider başka kızlarla tanışır, başka bir sevgilisi var, liseye gider orada başkası, üniversite de bu sefer başkası, yine çarşıda elmayı sever, Armutlu sevmez, Bilmem ekmeği sever, peyniri sevmez, bunların hepsini kalbine sığdıramıyor mu sanki! sevmezsen ekmek yemezsin, sevmez isen, peynir yemezsin. Halbuki Allah bir  kalbe binlerce  sevgiyi gömmüş  ve sığdırmış. insan Ayakkabısını veya terliğini sevince, Allah'ı sevmemişmi oluyor? Yine bir kadını kızı sevince, Allah'ı unutmuş ve sevmemişmi oluyor! Allah'ın yarattığını sevmek, Allah'ı sevmektir. sınıf sınıf, Bir sınıfta sevdiğin, ikinci sınıfta belki nefret ettiğin olabilir. Hani niceleri Vehbi Koç gibi, o da gençliğinde, sağlığında her şeyi sevip yiyebiliyormuştur, en sonunda kuru ekmeğe tahta yatağa muhtaç olmuş ya. ekmek yemek bile ona zarar verir olmuş ya, artık ekmekten nefret eder olmuştur, çünkü bizde zamanında Kahveyi çok içiyorduk, bir tane elden düşme kahve makinesi aldık, toplu yerlerdeki kahve makinelerinde bir bakteri ürüyormuş, o bakterinin verdiği zarar yüzünden, şu anda kahve içmiyorum artık. Kahveden nefret ediyorum, Çünkü bana hastalık veriyor, beni rahatsız ediyor, Dün en sevdiğim içecek, Bugün en sevmediğim, istemeden Sevmediğim bir içecek halini aldı. Çünkü beni rahatsız ediyor, artık onu sever miyim! öyle olunca, Sevgi Allah'ın insanların kalbine koyduğu, güzel bir fiil ve ahlaktır. sevmeden yazı bile yazamazsın, çiçek bile koklayamazsın, İnsan çiçek Sevince, çiçek koklar, Herşey sevgide saklı, Yoksa bu sevgiler Allah sevgisine engel falan değildir.

VII. MESELE

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

سَأَلَ سَآئِلٌۢ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِّلْكَٰفِرِينَ لَيْسَ لَهُۥ دَافِعٌ مِّنَ ٱللَّهِ ذِى ٱلْمَعَارِجِ تَعْرُجُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ إِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُۥ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَٱصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُۥ بَعِيدًا وَنَرَىٰهُ قَرِيبًا يَوْمَ تَكُونُ ٱلسَّمَآءُ كَٱلْمُهْلِ وَتَكُونُ ٱلْجِبَالُ كَٱلْعِهْنِ مَنْفوُشٍ وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا يُبَصَّرُونَهُمْ ۚ يَوَدُّ ٱلْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِى مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍۭ بِبَنِيهِ وَصَٰحِبَتِهِۦ وَأَخِيهِ وَفَصِيلَتِهِ ٱلَّتِى تُـْٔوِيهِ  كَلَّآ ۖ إِنَّهَا لَظَىٰ نَزَّاعَةً لِّلشَّوَىٰ تَدْعُوا۟ مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ وَجَمَعَ فَأَوْعَىٰٓ  وَجَمَعَ فَأعْوَىإِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا  إِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ جَزُوعًا وَإِذَا مَسَّهُ ٱلْخَيْرُ مَنُوعًا

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Se ele sâilun bi azâbin vâkı. Lil kâfirîne leyse lehu dâfi. Minallâhi zîl meâric. Ta´rucul melâiketu ver rûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdaruhu hamsîne elfe seneh. Fasbir sabren cemîlâ. İnnehum yerevnehu baîdâ. Ve nerâhu karîbâ. Yevme tekûnus semâu kel muhli.Ve tekûnul cibâlu kel ıhnil Menfuuş.Ve lâ yes’elu hamîmun hamîmâ.Yubassarûnehum yeveddul mucrimu lev yeftedî min azâbi yevmi izin bi benîh.Ve sâhıbetihî ve ahîh.Ve fasîletihilletî tu’vîh.Ve men fîl ardı cemî’an summe yuncîh.Kellâ, innehâ lezâ. Nezzâaten liş şivâ.Ted’û men edbera ve tevellâ. Ve cemea fe ev’â. İnnel insâne hulika helûâ....

Meali :

........

(Sadakallahul Aziym Meâric Suresi 20. Ayete kadar(20 Haric))


Kur'an'da geçen "Ve tekûnul cibâlu kel ıhnil Menfuuş." Dağlar pamuk gibi atıldığında ve peygamberin hadislerinde geçen kıyametin dehşetli anları anlatılırken, ve Haşr meselesinde sur üflendikten sonra, öyle bir meydan meydana getirilir ki, oraya "Arasat Meydanı"(Sap ve Hasat Meydanı Yani Harmanlık) denilir. Arasat meydanında, bir tane yumurtayı, Arasat Meydanı'nın bir ucuna koysan, kainatın diğer ucundan gözükecek kadar, Düzlük olmuştur bütün kainat. Alimler ve hadisler böyle anlatır. Yani Ne demek bu? artık o zekeri olanlar, çıkıntısı olanlar,Güya "Benim en büyük" diyenlerin çıkıntısı kalmayacak, dağların çıkıntısı bile düzenlenecek, toz olacak da, Bir tane erkeğin diyen kimse çıkamayacak, hepsi toz olmuş olacak (Yani Rahmanlık ve Rahimlik Bitecek, Erkek ve Dişi Kalmayacak) düz olmuş olacak, hani o uzaydan düşen meşhur cinsiyetsiz yaratık var ya önceden bize muster gönderilen uzaylı sandığınız varlık.

   

insanoglunun-Kaderi-ve-Sonu-Cinsiyetsizlik-Allahsızlık (Rahman dan da Rahimden de Mahrum Kalma, Yani Besmelesiz, Allahsız Yaratılan varlık.


Yani benim diyebilecek bir nefis (Am ve Yarak) kalmayacak, dümdüz. Çünkü dedik ya Geçen hafta, Mahmutluk cesareti ve taşağı temsil eder, yani Afedersiniz uzun yarak yada zeker, işte çıkıntılık yapmanın alametlerindendir, uzun olan her yerde çıkıntılık yapmaya çalışır, "Baştaki adam" gibi. Artık o gün sıkıntı ve çıkıntılık yapabilecek, Zekeri olan adam olmayacak, hepsi toz  ve düz olmuş olacak (Yukardaki Resime Bak, sonunu Gör Ey insanoglu) uzun kısa kalmayacak, hepsi dümdüz, Allah o zaman "söz hakkı kimde" diye soracak, "konuşacak kimse kaldı mı" diye soracak. Allah  o günlerin  acı ve  kederini  Müminlere tattırmsın ama  hepimiz haşrolacak  oldugu icin    arasat meydanını herkes görecek maalesef.

"Nezzâaten liş şivâ" şivâ yani "Kutup Yıldızına" ulaşıldığında diyor Rabbim Bu surede. Ve birde Rabbin dilerse Doğuyu Batı ile birleştirmeye kadirdir buyuruyor surenin bir yerinde, yani Kutup Yıldızı Batmayan Güneşe vardığımızda, Güneş Doğudan batıdan değilde hep tepeden tepeden doğunca, sular hamam suyu gibi kaynatılınca diyor,

"Kellâ, innehâ lezâ." degil deccal burayi oynamış ve dogrusu "Kellâ, innehâz zıllâ." sonrakı ayetide calmış doğrusu "Kellâ, innehâz zıllâz zılle." yani ZIL Gölge demekdir Gölge gölgenin üstüne bindiğinde demektir. Öglen vakti gelince Güneş tepede olunca, gölge gölgenin üstüne biner ve, ne batida ne doüuda gölge olmaz yere gölge düşmez artık

Abdest duası yoktur peygamber öyle bir dua etmemiştir diyenler nerdeler  şimdi, o hadis yalan, bu hadis yalan diyenler nerde.... bu ayettemi yalan, ne diyordu peygamber başını meshederken peki

Başını Meshederken:

Okunuşu: "Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alennar. Ve ezilleni tahte zılle arşike yevme lâ zılle arşike."

"Arşın gölgesinden başka gölgenin kalmadığı günde, başımı  ve (insanların beşerin başını yakma), arşının gölgesinde gölgelendir." diye dua ederdi.

Arasat artik tek düzlük ve dönen doğan batan  güneş ay yok, öyle dünya yok. O gün güneş şivâ yani Kutup Yıldızı Batmayan Güneş, o ise öğlen güneşi  gibi sadece tepede, doğuda batıda değil ve arşın gölgesinden başka gölge yok, hani geçenki vaazdaki hacdaki başımdan geçen olayı anlattım arabistan ve öğlen güneşi ve 40° 50° sıcaklıktan bahsettik, ya şivâ.... daha fazla söze gerek varmı artık.

"İnnehum yerevnehu baîdâ" o gün bakıpta daha onlar uzak mehdi bile gelmedi diyenler nerede,  rabbim o surede "Ve nerâhu karîbâ" hayır bizde bakıp çok yakın diyoruz diyor. mehdide bakıp çok yakın diyor

ogün size verdigim mühlet tamam olunca Yevme tekûnus semâu kel muhl

Ve cemea fe ev’â. "eva"  degil eağva ığva veren şeytan, o fistek veripte sizi kandıran şeytanınız nerede onuda yanınnıza getirecegiz  İnnel insâne hulika helûâ o hulugu yaratışı bozan ahmağıda oraya getireceğiz

Ted’û men edbera ve tevellâ.
o kıyamete tedbir alanlar nerede

bana dönceksiniz demedimmi hani tedbirlerinize ne oldu


VIII MESELE

Şu anda dünyamızın bazı memleketlerinde Rüzgar çok süratli esmekte ve Fırtınalar oluşmakta, Bu neyin alameti, yine kıyamet alameti, dünyamız Kuzey kutbunun üstündeki  Kutup Yıldızı'nın çekimine kapıldığı için, Dünyanın hızının daha da hızlandığını gösteriyor. aşağıya komik caps resimlerinden, bir tane köpeğin, hızlı giden arabanın arkasında, rüzgardan dolayı ağzının aldığı hal resmini koydum. Yani bu Fırtınalar dünyamızın süratli şekilde yol aldığını gösteriyor, O kadar suratlı ki, fırtına bitiriyor dünya içinde. eski Hızı olan mermi hızından daha hızlı, Rabbi müminlerini  iman edenlerini  Bağışlasin bu cezadan.

   

IX  MESELE

Geçen hafta  yazdığımız Hadisi tekrar edeceğiz,  diyor di ki Cebrail :  ya  muhammmed  senden sonra 10 defa daha dünyaya inip 10 şeyi dünyadan alıp gideceğim demişti ya,
işte onlardan biriside  alimlerden ameli  kaldıracağım, yani artık Alimler bile  amel edemez olacak.

Ve ben Halimi sizlere daha önce arz etmiştim. önce çok ibadet ve zikir yapıyordum, sonra yavaş yavaş ibadetlerim azaldı, namazlarımıda ayakta kılıyordum, bir hastalık yüzünden oturarak kılmaya başladım. Abdest alıyordum, sonra abdest almamaya ve teyemmüm ile namaz kılmaya başladım. Kabe ye, kıbleye dönüyordum, artık o Kabe'deki İlluminati'nin Kulesi dikildikten sonra, beni Kabe'ye de döndürmez oldular. artık Kabe ye de dönmüyorum, koltuğum ne yana doğruysa, o yana doğru namaz kılıyorum. Kabeye  dönmek bile artık ibadet değil, Çünkü orası İlluminati yuvası oldu. ve benim  kolumun kırıldığından sonra taharet edemez oldum,daha önce  her tuvalete girdiğimde En azından taharet ediyordum, taharetde edemez oldum, 3 hafta arkamı Allah razı olsun hanımım temizledi. Emin emin değilim diyordum amam artık o beklenenin ben olduğuma inanmaya başladım, Hani matrixte 1 de neo kahin ziyaretinde mr smitle yalnız kalincaö onunla dövüşüp onu dövebilince gemideei trinity ve morpheus diyordki artık o da o olduğuna inanmaya başladı işte artık diyordu ya öyle işte benimki de. ama  o beklenen Mehdi ben isem, Yani imamınız bensem, benden ibadetler tek tek şekilde alındı, artık amel edemez oldum, zikir çekiyorum zikir beni yakıyor, namaz kılıyorum namaz Beni yakıyor


Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

" O gün iman etseler elleri yancak, bıraksalar imanları gidecek"

( Hadis-i Şerif )

Bugün bir surenin  hikmetine daha Ram oldum,  hani fil  suresinde  geçen Ebrehe olayında, Peygamberimizin dedesi, "ben  develerimin sahibiyim" "Allah kabesini, kendisi Koruyup  yıktırmayacaktır." dedi ya. Her kalb bir Kabe'dir.  Elemtere suresini çokça okuyan kimse, Kabe'yi yıkmamasını, yani kalp kırmamayı öğrenir, hikmetini öğrendim. ama Kur'an'da yazan her satır, sağdan sola yazıldığı için, onun bir de soldan sağa okunuşu ve yazılışı var. yani kehwerti var, yani ters frekansı var. Öyle olunca bu süreyi birkaç kere okudum.  Bırak  kalp kırmamayı ,o surenin ters frekansını çevirince Deccal, oldumu  sana bu sure ve dua, "kalp yık,  kalp kır Gönül sarayı kabeyi yık haline. Kabe ve gönülleri  yık haline döndü.
ahir zamanın filtrelerinden,  deccal fitnesinden,  Rabb'im,askerimi muhafaza eylesin.

X MESELE

Burada iki konuyu birden işleyeceğim
Birisi şekerin zararlı olup olmadığı
İkincisi de Allahü  Teala nin Kader yazması hakkında


Allah, elma yaratmış, içine şeker koymuş,
Portakal yaratmış, içine şeker koymuş,
Armut yaratmış, içine şeker koymuş,
Karpuz yaratmış, içine şeker koymuş….
Madem şeker zararlı da, Allah bilememiş mi şekerini zararlı olduğunu da, bunların içine şeker koymuş. Ve birkaç tane doktorun alimin diye geçinen dangalak mı bilmiş, şekerin zararlı olduğunu! Allah bilememiş mi?
Dişleri çürütüyor hikayesi de: Karpuzu, armutu, Elmayı çok yiyen kimselerin dişi, hiç çürüyor mu ki,  Şeker diş çürütüyor olsun. Halbuki dişi çürüten Şeker değil, şekerlere yapılan katkılar ve, yanlış kullanım. Elbette ki her şeyin Fazlası zarar.

Kader meselesine gelince

Mesala  bir film varsa, birde filmin senaryosu var.  Normalinde  oyuncular,  bir gün veya birkaç öncesinden,  o rol ve seneryoya göre ezber ve hazırlık yaparlar.  Eğer oyuncu  rolünde  yanlış yaparsa,  yönetmen müdahale edip, öyle değil böyle yapacaksın der işte. Çünkü oynanılması gereken bir rol ve senaryo var ki,  o yüzden  müdahale edebiliyor. Senaryo yazılı olmaz ise, doğaçlama tiyatroya  müdale edilmez.  Allah da eğer insanı Kadersiz bıraksaydı, o zaman her insanın ne yapacağı bilinemez di belki . Çünkü nasıl doğaçlama tiyatro da, yönetmen az sonra ne olacağını bilemez ise. Eğer bir rol ve senaryo var ise, senin  rolünda yanlış  yaptığını bilebilir ve  ancak o zaman farkına varırız.  Öyle ise,  Allah, kainata, taşa  Toprağa, at a, insan a, kediye,...  bir rol ve kader tayin etmiş demek olmaz mı!

   

ispirto Resimi - Kibrit Suyu- Kibriti Ahmer (Latif Varlıklar-El-Latif Esmasindaki Latifler)
Dikkat : (ispirto alkohol Degildir)


XI MESELE


Corona virüsü tedavisi için Jackie Chan e mektup

Sevgili Jackie Chan  öncelikle şunu bilmeni isterim kiö ben bu mektubuö senin vereceğin ödülü almak için yazmıyorum. sona doğru giden şu dünyada, Para benim için şu an önemli değil..
Geçen hafta Allahu teâlâ'dan aldığım bir ilham ile, bu hastalığın tedavisi şu şekilde:
Bu mikrobun bakterisi  Latif bir bir mikrop, Yani hava gibi ince ve uçucu olduğu için, aynı kuduz mikrobun da olduğu gibi, Kuduz mikrobunun tedavisi, kendisinde saklı olduğu gibi, bu mikrobun tedavisinin de, kendi cinsinden olan bir bakteri ile olduğu, Allah'tan bana ilham edildi.
Tedavi yöntemi şu şekilde:
Normal pancar şekerinden yapılmış bir adet kesme(illa kesme şekeri olacak)  şekerin üstüne, 3 damla ispirto suyu damlatıp, bu ağızdan, parçalanma yoluyla değil, emilim yoluyla alınmalı.
ispirto dediğim şeyin,  bir ismi de kibrit suyudur, hani böyle deyince, kibritin suyunu çıkarıp da içmek değil, kibritin suyundan o icat olmaz, kibrit ondan icat olur. Kibrit suyunu Biz Türkler, elektrik kesintisi olduğunda, ona has gaz lambalarında kullanırız, aydınlatmada kullanırız. Yanıcı ve Uçucu bir gazdır (Dikkat o bir alkohol değildir). Yani Latif bir gazdır. Mor renklidir. ya da pembemsi mor.
Şu an elimde bir örnek  ispirto yok, ama internet aramasında bulduğum, Ispirto gazının, şişedeki durduğu halinin resimlerinden birkaç tanesini, bu Yazım ile birlikte sana göndereceğim.

Ben henüz bunu test etmiş değilim. öyle bir imkana da sahip değilim. Geçen hafta  bilhassa  bunu, Çin  halkına  duyurmak istedim, ama ulaşamadım. Haberlerde, Senin o ödül verme haberini duyunca, senin buna çare olabileceğini düşündüm, ve senin ulaşabileceğin yerler olduğunu düşündüm ve, ben sana bu mektubu yazıyorum. Sen gerekli yerlere bildirip, test edilmesini sağlayabilirsin.  Bunun sağlaması henüz yapılmadı, Sen Allah'a inanıyorsan, Mehdiye de inanıyorsan, onu gerekli yerlere duyur, testi yapılsın, sağlaması yapılsın. Eğer tedavisi buysa, ben ödül falan istemiyorum. bize dua etmeniz yeter. Mehdi ye,  Allahü Teâlâya, Peygamberlerine, Meleklerine, kitaplarına, Kadere ve ahirette iman etmeniz yeter, ödül falan istemiyorum.

Sevgiler saygılar.

PS: Ben bu yazımın bir kopyesini Google Translator ile yapabildiğim, İngilizce tercümesini de gönderiyorum. Bir adet de Almanca tercümesini gönderiyorum ama, Google yeterli tercüme edememiş olabilir, benim demek istediğimi, belki tam manası ile anlatamamış olabilir. Lütfen Türkçe dili çevirebilen, gerçek bir tercümana, bu yazdıklarımı, doğru manası ile tercüme ettirip, Ondan sonra kullanın.

Unutma!
benim yollarını Takip ettiğim, hiç bir peygamber de, öğrettiği ilimden dolayı, ücret almamıştır. Ben de ücret talep etmiyorum, onların yolunu takip ediyorum. inşallah gerçekten de tedavisi budur, ilham  da Haktan gelmiştir, faydalı da olur.


Dikkat: Ani ölümler o virüsten dolayı değil. 5G haberleşme yöntemi, pilot bölge olaraktan,  çin de yapıldığı için, şu anda, 5G dışında, birde 10G Denenmekte, ve ölüm sebepleri O yüzden. Ani ölümler o hastalığa bağlı değil, düşman tek yönden savaşmıyor, çok yönlü savaşıyor, dikkatli olun.

YENi EK :(Sadece Türkçesi Var bu Ek Yazının)

5G ve 10G Deccal aleyhillane nin Frekans Silahıdır. Mugaybati hamse denilen, Allah tan Başka kimsenin bilemeyeceği 5 şey meselesindeki, 5 meseleye ters frekans uygulama yöntemi ile, kendisinin Azrail görevini de aldığını, ve istediğini, istediği zaman, istediği yerde, istediği gibi, öldürebileceğini Allah'a karşı haykırmak gibidir. ve bu 5G frekans ile istediğini, istediği yerde, istediği zaman, öldürebilmektedir. yani o hadisede ters frekans uygulamış durumdadır. ve bunun yeryüzünde yaygın hale gelmesini istemesi, dünyada her yerde yapmak istemesi, bütün telefonları bu sisteme geçirmek istemesi, yani istediğini, istediği yerde, istediği zaman öldürmek gayesiyle, yani tanrılık iddia etmesi yüzünden yapılmış 1 frekans silahıdır. Deccal silahı ve Deccal fitnesidir.

5 Bilinemeyen (Mugaybati Hamse) diye bilinende geçenler


إِنَّ اللَّهَ عِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَّاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

İnnallâhe indehu ilmus sâati, ve yunezzilul gayse, ve ya’lemu mâ fîl erhâmi, ve mâ tedrî nefsun mâzâ teksibu gaden, ve mâ tedrî nefsun bi eyyi ardın temût(temûtu), innallâhe alîmun habîr

Meali :

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Kıyametin ne zaman kopacağını yalnız Allah bilir. Yağmuru nereye, nasıl ve ne kadar yağdıracağını da yine O bilir. Rahimlerde olanın iyi, kötü, ölü, diri, müslüman, kâfir vs. nasıl olacağını da yine O bilir. Hiçbir kimse yarın başına ne geleceğini sevgi mi, nefret mi, günah mı, sevap mı, kâr mı, zarar mı bilemez. Yine hiçbir kimse yeryüzünün hangi parçasında ve nasıl öleceğini de, asla bilemez. Herşeyi bilen ve herşeyden haberdar olan, yalnızca Allah'tır.

Sadakallahul Aziym LOKMAN-34 ayet


Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Şubat 2020 Pazartesi

-------

Deutsch Version

Brief an Jackie Chan zur Behandlung des Coronavirus

Sehr geehrte Jackie Chan, zunächst möchte ich, dass Sie wissen, dass ich diesen Brief nicht schreibe, um die Belohnung zu erhalten, die Sie geben werden. Geld ist mir im Moment nicht wichtig ..
Mit der Inspiration, die ich letzte Woche von Allahu Talala erhalten habe, ist die Behandlung dieser Krankheit wie folgt:
Da der Keim dieser Mikrobe eine faule Mikrobe ist, die so dünn und flüchtig wie Luft ist, wie Tollwutmikroben, ist die Behandlung der Tollwutmikroben in sich verborgen. Die Behandlung dieser Mikrobe ist von Gott inspiriert, dass es sich um eine Bakterienart handelt. es war.
Die Behandlungsmethode ist wie folgt:
Ein Tropfen Zuckerrüben aus normalem Rübenzucker sollte mit 3 Tropfen Spirituosen gegossen werden, und dies sollte oral eingenommen werden, nicht durch Zerfall, sondern durch Absorption.
Was ich Alkohol nenne, ist ein Name für Streichholzwasser. Wenn Sie das sagen, wird es nicht aus dem Wasser des Streichholzes erfunden, aber es wird nicht aus dem Wasser des Streichholzes erfunden, das Streichholz wird daraus erfunden. Wir Türken verwenden das Streichholzwasser in Has-Gaslampen. Wenn der Strom ausfällt, verwenden wir es für die Beleuchtung. Es ist ein brennbares und flüchtiges Gas. Das heißt, Latif ist ein Gas. Es ist lila in der Farbe. oder rosafarbenes Purpur.
Ich habe im Moment kein Beispiel, aber ich werde Ihnen ein paar Bilder des Ispirto-Gases schicken, die ich in der Internetsuche in der Flasche gefunden habe.
Ich habe es noch nicht getestet. Letzte Woche wollte ich dies besonders den Chinesen mitteilen, aber ich konnte es nicht erreichen, als ich von der Nachricht hörte, dass Sie diese Nachricht erhalten haben, dachte ich, Sie könnten möglicherweise Abhilfe schaffen, und ich dachte, es gäbe Orte, die Sie erreichen könnten. Ich schreibe Ihnen diesen Brief. Sie können es an den erforderlichen Stellen melden und testen lassen, es wurde noch nicht bereitgestellt. Wenn Sie an Allah glauben, glauben Sie an Mahdi, kündigen Sie es an den erforderlichen Stellen an, machen Sie den Test, stellen Sie es sicher. Wenn das die Behandlung ist, möchte ich keine Belohnung oder so. Sie müssen nur zu uns beten, an Mahdi und Allahu Ta'ala glauben, seine Propheten, Engel, Bücher, das Schicksal und im Jenseits möchte ich keine Belohnung.

PS: Ich poste auch diese englische Übersetzung, die ich mit Google Übersetzer machen kann. Ich sende auch eine deutsche Übersetzung, aber Google hat sie möglicherweise nicht genug übersetzen können, vielleicht konnte sie nicht vollständig verstanden werden. Bitte übersetzen Sie diesen Text an einen echten Übersetzer, der ihn ins Türkische übersetzen und anschließend verwenden kann.
Denken Sie daran! Kein Prophet, dem ich folgte, wurde auch für die Wissenschaft angeklagt, die er unterrichtete. Ich berechne keine Gebühren, ich folge ihrem Weg. Ich hoffe, das ist wirklich das Heilmittel, Inspiration kam von rechts, es wird nützlich sein.

Achtung: Plötzliche Todesfälle werden von diesem Virus nicht verursacht. Derzeit wird mit Ausnahme von 5G versucht, 10G zu testen, und die Todesursachen liegen darin, dass die 5G-Kommunikationsmethode als Pilotregion angegeben wird. Plötzliche Todesfälle hängen nicht von dieser Krankheit ab, der Feind kämpft nicht aus einer Richtung, er kämpft in mehrere Richtungen, sei vorsichtig.

Mit freundlichen Grüßen
Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Şubat 2020 Pazartesi

English Version

Letter to Jackie Chan for the treatment of corona virus

Dear Jackie Chan, first of all I want you to know that I am not writing this letter to get the reward you will give. Money is not important to me right now ..
With the inspiration I received from Allahu talala last week, the treatment of this disease is as follows:
As the germ of this microbe is a lazy microbe, so thin and volatile like air, just like rabies microbe, the rabies microbe treatment is hidden in itself, the treatment of this microbe is inspired by God that it is with a bacteria of its own kind. It was.
The treatment method is as follows:
One drop of sugar beet made of normal beet sugar should be poured 3 drops of spirits, and this should be taken orally, not by disintegration, but by absorption.
What I call alcohol is a name of match water, when you say that, it is not invented from the water of the match, but it is not invented from the water of the match, the match is invented from it. We Turks use the match water in Has gas lamps, when it is power cut, we use it in lighting. It is a flammable and volatile gas. that is, Latif is a gas. it is purple in color. or pinkish purple.
I do not have an example at the moment, but I will send you a few of the pictures of the Ispirto gas that I found in the internet search in the bottle.
I haven't tested it yet. Last week, I especially wanted to announce this to the Chinese people, but I couldn't reach it. You can report it to the required places and have it tested, it has not been provided yet. If you believe in Allah, you believe in Mahdi, announce it to the necessary places, make the test, ensure it. If that's the treatment, I don't want a reward or something. You just need to pray to us, believe in Mahdi and Allahu Ta'ala, his prophets, angels, books, fate and in the hereafter, I do not want any reward.


PS: I am also posting this English translation, which I can do with Google Translator. Please translate this article to a true translator who can translate it into Turkish and use it after that.
Keep in mind! No prophet that I followed was also charged for the science he taught. I do not charge fees, I follow their path. I hope this is really the cure, inspiration came from the Right, it will be useful.

Caution: Sudden deaths are not caused by that virus. Currently, except 5G, 10G is Trying, and the causes of death is because the 5G communication method is made in denomination as a pilot region. Sudden deaths do not depend on that disease, the enemy does not fight from one direction, it fights in multiple directions, be careful.
 
Yours sincerely.
Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Şubat 2020 Pazartesi



DiPNOTLAR

(2) Buhari, Hac, 30; Fiten, 25; Libas, 68; Enbiya, 48; Müslim, Fiten, 19-20 (95, 100-105); Tirmizi, Fiten, 56 (2235-2241); Ebu Davud, Melahim, 14 (4316-4320).
(3) Buhari, Fiten: 27; Müslim, Fiten: 100-103, (169)-(2933).
(4) Müsned, I, 417; Heysemî, VII, 345.
(5) Müsned, III, 367; Müstedrek, IV, 530.
(6) Müslim, Fiten: 25 (124); İbnu Mâce, Fiten: 33 (4077).
(7) Buhari, Tevhid: 17; Fiten: 25-26; Müslim, Fiten: 19 (95-101); Ebu Davud, Melahim: 14 (47); Müsned, I, 195.
(8) Buhari, Enbiya: 50; Müslim, Fiten: 20 (106-108); 22 (114); İbnu Mâce, Fiten: 33 (4073).
(9) Müslim, Fiten: 20 (104-109); Müstedrek, IV, 433, 439, 540; Heysemî, VII, 343.
(10) Müslim, 20-21 (110-113); Tirmizi, Fiten: 59 (224); Ebu Davud, Melahim: 14 (4321); Müstedrek, IV, 337-339.
(11) Müslim, Fiten: 110; Ebu Davud, Melahim: 14; Tirmizi, Fiten: 59; İbnu Mâce, Fiten: 33; Müsned, IV, 181.
(12) Müslim, Fiten: 23 (116); Ebu Davud, Melahim, 14 (4321); İbnu Mâce, Fiten, 33; Müstedrek, IV, 537.
(13) Müslim, Fiten, 20 (110); İbnu Mâce, Fiten, 33 (4075); Müstedrek, IV, 492-494.

--oOo---


أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ


''Allahım! Bizlere, hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasib eyle..! '

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Amiyn.
Elfatiha maassalavat.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve

etûbu ileyk.

--OoO--

Vaazi mp3 olarak indirmek icin linke sag tikla farkli kaydeti sec

https://efsane1turk.net/Resimci/Dosyalar...Virusu.mp3

Vaazi Youtubeden Seyretmek icin Linke TIKLA

https://youtu.be/W6W9MmUCwjg



Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 10 Şubat 2019 Pazartesi

Original Kar©glan


Sessiz Zehirin - ve internetin Sesi ve Onun Şifası Olan - Radyo Karoglan

Ocak - Şubat - Mart - Nisan - Mayıs - Haziran

Temmuz - Ağustos - Eylül - Ekim - Kasım - Aralık

1 Senede/12 Ay

Pazartesi - Salı - Çarşamba - Perşembe - Cuma - Cumartesi - Pazar

1 Yılda/365 Gün

7 Günde/24 Saat

Vaaz - Dini Sohbet - Tasavvuf Sohbetleri - Radyo Karoglanda

RADYO KAROGLAN

Sessiz Zehirin - ve internetin Sesi ve Onun Şifası Olan - Radyo Karoglan

Etiketler : Corona Virüsü Tedavisi,ispirto,kibrit suyu,kibriti ahmer,karabasan,latif esması,latif varlıklar,latif canlılar,gaz,ispirto lambası,Ahirzman,arasatmeydanı,cinsiyetsiz,uzaydan gelen cinsiyetsiz varlık,insanoglunun hazin sonu,kıyamet,besmele,besmelesiz kalmak,rahman,rahim,iluminat subliminal mesajları,ilk video,ilk film,25.kare,zikir,tesbih,boncuk,zikiretmek,nefsi mutmainne,evliya,zikredenler,nefsi mülhime,ilhamlanmak,frekans,çakra,5 çakra,7 çakra,ince ses,hafi zikir,telsiz,melek,melekerin sesini duymak,zeker,Raşidi Tarikatı,kader kaleminin cızırtıları,Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu,zikredenler ile zikretmeyenler bir olur mu,Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun,Allahu Teala'nın insanlara merhameti,kafir yutan adam,karbondioksit alan adam,fotosentez,Deccal kırk günde dünyayı dolaşır, Deccal gittiği yerleri kurutur,Deccal Lud kapısında öldürülür,Lud kapısı nerededir,Ludwigshafen nerededir,gate,viyana hava limanı,Flughafen Wien,Rahman dan da Rahimden de Mahrum Kalmak,Mahmutluk,Arşın gölgesinden başka gölgenin kalmadığı gün,şivâ,Kutup Yıldızı,şivâ Yıldızı,öğlen güneşi,Fırtınalar,dünyaya inip 10 şeyi dünyadan alıp gideceğim,alimlerden ameli kaldıracağım,O gün iman etseler elleri yancak, bıraksalar imanları gidecek,Elemtere suresi,kalp kırmamayı öğrenmek,ters frekans,yarasa,isa kuşu,ölüyü diriltmek,azrail,5G,10G,Frekans silahı,Ani ölümler,pilot bölge,çin,5 Bilinemeyen,Mugaybati Hamse,şekerin zararlı olup olmadığı,



   

Cumanız Mübarek Olsun V300120201912

Etiketler : Cuma E-Kart Resimleri ,Cumaniz Mübarek Olsun Resimleri,Hayirli Cumalar Resimleri,V300120201912 Serisi,Cuma,E-kart,cuma tebriklesme,cuma resimi,Mübarek cuma,hayirli cumalar,have a good Friday,Karfreitag,Sind Sie ein gesegnetes Freitag,have a Holly Friday,freitag Grüße,Friday salute,Friday celebration,freitag Feie

EFSANE1 TÜRK BOARD

KAROGLANIN PAYLAŞIMLARI
This it's a sample image

Dini ve Kültürel Bilgiler
Tasavvuf Bilgileri
PSD Grafikler
PNG Resimler
JPG Resimler
GIF Resimler
Flatcast Tema
Radyo indexleri
Ne Ararsanız Burada

EFSANE1 TÜRK BOARD iÇERiK

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi