Thread Rating:
  • 0 Vote(s) - 0 Average
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Mürşid kimdir?Niçin Gereklidir?Mürşitsiz olmaz mı?Mürşidde olması gereken vasıflar
#1
Dini_Icon_4 
[Image: M%C3%BCr%C5%9Fid-i%20Kamil%20kimdir%20M%...lerdir.png]

Mürşid-i Kamil kimdir? Niçin Gereklidir? Mürşitsiz olmaz mı? Mürşid de olması gereken vasıflar Nelerdir?

Mürşid-i kamil, Sırat-ı Müstakimi (dosdoğru yol, yani İslam’ı) gösteren, dalaletten hidayete sevkeden kişidir. Mürşid-i kamil, tasavvufta seyr-i sülûkunu tamamlayıp, irşada ehliyetli ya da icazetli olan kişiler için kullanılan bir tabirdir. Şeyh ile aynı manaya gelir.

Mutasavvıflara göre üç türlü şeyh vardır: Bunlara şeyh-i ta'lim, şeyh-i sohbet ve şeyh-i tarikat denir. Şeyh-i ta'lim, ilim sahibi bir öğretici, tasavvufi konularda bilgi verip, insanları aydınlatmakla yetinen mutasavvıftır. Şeyh-i sohbet, her isteyenin sohbetine katıldığı, sözlerini dinlediği, hâl ve hareketlerini örnek aldığı mutasavvıfa denir. Şeyh-i terbiye, şeyh-i irşad, şeyh-i taslik de denilen şeyh-i tarikat ise mürid ve müntesiblerini tasavvuf yolunda eğitip yetiştirerek Allah'a ulaştıran önderdir.

Şeyhin uyması gereken kimi kurallar da vardır. Her şeyden önce diğer şeyhler arasında sivrilmek, öne çıkmak için çalışmamalı, müridlerinin çoğalması için gösteriş yapmamalıdır. Nefsini bütünüyle altettiği, nefsinin tehlikelerini tamamen yok ettiği düşüncesine kapılmamalı; halkın arasına karıştığında tüm varlıklarla ilişkisini kesebileceği özel bir halvet yeri ve zamanı olmalıdır. Kendisine bağlanan müridlere iyi davranmalı, diğer şeyhlere saygı göstermelidir. Müridlerini sevmeli, onları sağlık ve hastalıklarında yalnız bırakmamalı, haklarını yerine getirmelidir. Nefislerine karşı verdikleri savaşta zaaf gösteren müridlere hoşgörülü davranmalı; müridlerinden gelecek herhangi bir fayda ve hizmete tenezzül etmemelidir. Müridlerin kusurlarını yüzlerine vurmamalı, onları dolaylı biçimde uyarmalıdır. Müridlerinde gördüğü değişiklikleri başkalarına açıklamamalıdır.

Tasavvuf kaynaklarında, tasavvufî hayata girmek, bir mürşide bağlanmak isteyenler için gerçek bir şeyhte aranması gereken niteliklerin dökümü yapılır. Bunların başlıcaları şöyle özetlenebilir: Şeyh ilim, irfan ve eserleriyle temayüz etmiş olmalıdır. Veli olması yeterli değildir, aynı zamanda mürşid olmalıdır. Günlük hayatı müstakim olmalıdır. Belli bir tarikatın kuralları doğrultusunda tasavvufi eğitimini (seyr ü süluk) tamamlamış olmalıdır. Müridlerini yetiştirmekteki yeteneği kabul edilmiş olmalıdır. Dini görevleri yerine getirmede ciddiyet sahibi olmalıdır. Tekelci olmamalı; kendi dışındaki şeyhleri kötülememeli, küçük görmemelidir. İnsanları eğitmek bir yetenek işidir. Öğretmek ve eğitmek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bu nedenle şeyh, Allah vergisi bir kabiliyete sahip olmalıdır.

Mürşid Niçin Gereklidir?

Bu âleme gelen bir kimsenin, muhakkak Allah'ı bilmesi, bulması ve Hakk ile olması lâzımdır...Allah'ı arayan ve Allah'ı bulmak isteyen kimse, tek başına kendi tefekkürü ile Allah'ı bulamaz, bulsa da kendi hayâlini Allah zanneder...Eğer kullart efekkür ile, Allah'ı O'nun murâd ettiği gibi bulabilecek olsalardı, Allah peygamberler göndermezdi...

İnsanın hilkatinde Allah'ı arama duygusu vardır...Medenî olmayan kavimlerin putlara ve totemlere tapması bunu göstermekdedir...Gönül, koptuğu yeri yani "vatan-ı aslî"yi arıyor...İnsanlar ilâhîdir yani Allah'dan gelmişdir, yine Allah'a gidecekdir...İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn...

Görüyoruz ki insanlar zamânın çabuk geçmesini arzuluyorlar ve bunun için bir takım eğlenceler yapıyor ve oyunlar oynuyorlar...Sebebi sorulduğunda "Vakit geçsin" diye cevap veriyorlar...Halbuki aklı başında olan bir insan vaktin geçmesini istemez, çünkü ilerde ölüm vardır...Demek ki farkında olmasa da insan geldiği memlekete dönmek istiyor...

Bu âlemde Allah'a kavuşmak isteyen kişiye bir önder lâzımdır...Çünkü uzak bir memlekete gitmek isteyen birisi tek başına gitmeye kalkarsa yolu bulamayabilir, bulsa da yolda birçok zahmetlerle karşılaşabilir...İyi bir rehberi olmayan kimse yolu sapıtabilir...İnsan kendisine iyi bir rehber bulursa gideceği yere kolayca varır...Aynen dünyâdaki yolculuk gibi ma'nevî yolculuk olan Allah yolunda da insana iyi bir rehber lâzımdır...Bunlar da gerçek mürşidler yani peygambere vâris olan mürşid-i kâmillerdir...Fakat insan eğer kendisine rehber olarak kargayı seçerse karga onu leşe götürür...Demek ki rehberin yani mürşidin iyi olması lâzımdır...

şeyh ile mürîd arasındaki münâsebet

Şeyh ile mürîd arasındaki münâsebet, karı-koca arasındaki münâsebet gibidir...Mürîd kadın da olsa erkek de olsa böyledir...Bu münâsebet şeyhin dili ile mürîdin kulağı arasında olur...Şeyhin dili erkek, mürîdin kulağı dişi gibidir...Karı-koca arasındaki münâsebet ile çocuk olduğu gibi şeyh ile mürîdin ma'nevî münâsebetinden de bir çocuk olur ama bu çocuk kalbde olur...Buna veled-i kalb derler...

Eğer mürîd, mürşidinin her sözünü tutar, yap dediğini yapar yapma dediğini yapmazsa, verdiği dersleri yapar, mürşidine hürmet ve hizmetde kusûr etmezse kalb çocuğu erkek olur...Kalb çocuğu erkek olan mürîd, mürşid olur yani hem kendisini hem başkalarını irşâd edebilir...

Eğer dervîş, mürşidine hizmeti eksik yaparsa, meselâ mâlen hizmet edip bedenen etmezse veya bedenen edip mâlen etmezse, o mürîdin kalb çocuğu kız olur...Böyle bir dervîş ancak kendisini irşâd edebilir, başkalarını irşâd edemez...

Eğer mürîd, mürşidinin sözünü tutmaz, verdiği dersleri yapmazsa veya kendi kendine ilâveler yaparsa, çocuk düşer...Buna rağmen o kişi yine de dervîş sayılabilir, tıpkı bir koyun sürüsü satılırken içindeki uyuz, topal ve kör koyunların da aynı sürüden sayılması gibi...

Mürşitsiz olmaz mı?

Şeyh, yol gösteren arif kişi,(1) mürid ise, şeyhe bağlı kimse anlamındadır.(2) Şeyh (mürşid), insanları halktan Hakk'a ulaştırmada bir rehber, bir kılavuzdur. Okulda hoca ne ise, dergâhta mürşit de odur. Hoca, daha çok akla hitap eder. Mürşit ise, ruhla meşgul olur. Mürşidin yüzü nuranî, sözü Rabbanîdir.(3)

Mürşide, şu zâviyeden bakmak isabetli olacaktır:

“Üstad ve mürşid, masdar ve menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma’kes olduklarını bilmek lazımdır. Mesela, hararet ve ziya, sana bir ayine vasıtasıyla gelir. Sende, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, ayineyi masdar telakki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, ayine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır."

"İşte, mürşidin ruhu ve kalbi bir ayinedir. Cenab-ı Hakk'tan gelen feyze ma’kes olur. Müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lazımdır.”(4)

“Vesile” kelimesi üzerinde kısaca durmakta yarar görüyoruz.

“Allah’a bir vesile arayın” (Maide, 5/35)

ayeti vesileyi emreder. Vesile, Allah’a kurbiyete (yakınlığa) sebep olacak şeylerdir. Mesela, İlâhi emirleri yapmak, günahları terk etmek gibi...(5) Keza, salavat Resulullah’a ulaşmaya bir vesile, Resulullah ise, Rahman’ın rahmetine bir vesiledir.(6)

Doktor, nasıl şifaya vesiledir, fakat şifa Allah’tandır. Onun gibi, mürşid dahi İlâhi feyiz ve hidayete bir vesiledir. Hidayet Allah’tandır.(7) Müridin şeyhine kalbini bağlaması, onda fâni olması, tasavvufî ifadesiyle fena fiş-şeyh; fena fir-resul ve fena-fillaha vasıta olmalıdır.(8) Yani mürid, şeyhinde fani olmak halinden Resulullah’ta fani olmaya yükselmeli, o makamdan da Allah’ta fani olma derecesine çıkmalıdır.

İlim ehli insanlardan istifade, irfan sahibi mürşitlerden ise, istifaza edilir, feyz alınır. Kâmil mürşitlerin huzurunda duyulan huzur, bir feyz tecellisinden ibarettir. “Onların nefesi, gayb âleminin baharındandır. Onun tesiriyle, gönülde ve canda yeşillik ve tazelik husule gelir.”(9)

Bir üstada merbutiyet, bir şeyhe bağlılık güzel olmakla beraber, bu bağlılık insanı, “şeyhim beni kurtarır” şeklinde bir tembelliğe sevk etmemelidir. Nitekim, peygamber hanımı olmak, Hz. Nuh ve Hz. Lut’un hanımlarına yetmemiş(Tahrim, 66/10), peygamber oğlu olmak Nuh’un oğullarından birisi için fayda sağlamamıştır.(Hud, 11/45-46). Cenab-ı Hak, Nuh’un oğlu için, “O senin ehlinden değil.” demektedir. Şüphesiz bu, neseb itibariyle değil, inanç yönündendir.

Hz. Peygamber (asm)'in, kızı Fatıma’ya,

“Ey Fatıma! Amelinle kendini ateşten kurtar. Yoksa ben de seni kurtaramam!”(10)

şeklindeki hatırlatması, cidden anlamlıdır.

Beyazid-i Bistami, “Kürkünüzden bir parça verseniz de teberrüken üzerimde taşısam.” diyen müridine şöyle der: “Evladım, sen adam olmazsan, değil Bayezid’in kürkü, belki derisini yüzüp de içerisine girsen, yine fayda etmez.”

Verilen bu örnekler, şefaati reddetmek anlamında değildir. Peygamberlerin, kâmil mürşitlerin elbette şefaati olacaktır. Fakat buna layık olabilmek için, belli bir amel ve ihlas seviyesini yakalamak lazımdır.(11)

Tarikat, insanı Allah´a (cc) yaklastiran bir yoldur insan zahiri ilimler de bir üstada nasil ihtıyac duyarsa yani bir üstada ihtiyaci varsa, nefs terbiyesinde de mutlaka bir üstada ihtiyac vardir
Dolayisiyle nefisle mücadele nasil yapilir ? Ne yapmak gerekir ? Nasıl terbiye edilir ? insan bunu bilmez
Mursid insana ödev verir ve ne yapmak gerektigini söyler Yani reçete yazar, kişi o reçeteyi uygularsa nefisle mücadele de başarılı olur Recete uygulamadığı bir fayda göremez … Tabi ki Mursit önce ona zikir veya nefsini kiracak vazifeler verir O ölcülü yapilan zikir ve görevlerin , mutlaka faydasi olur .
Mürşid-i Kamiller Allah’in yeryüzündeki eminidirler. Onlarla beraberlikte çok hayir ve bereket vardir.

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadiklarla beraber olun. (Tövbe/119)

Kâmil mürşitler kalpleri huzuru ilahide aşk gibi kâmilliğe ulaşmış Rabbul alemin tarafından da kalpleri meleklerin ziyaretine arz olunmuş Allah (cc) dost larıdır Nitekim Rabbimiz Davud (as) a şöyle vah yetmişti:
Ya Davut daha hangi zamana kadar Cenneti zikredip bana iştiyak isteme yeceksin?
Davut(as) dedi ki:
”Yâ Rab Sana iştiyak duyanlar kimlerdir?”
Rabbimiz buyurdu ki:
Bana iştiyak duyanlar;O kimselerdir ki ben onları her türlü bulanıklıktan arındırdım,Onlara sakınacakları şeyleri tembih ettim,kalplerinden bana bakacakları bir gedik açtım
(Halk içinde Hakkı seyrederken,baş gözüyle halka bakarken kalp gözüyle beni seyrederler)
ve ben onların kalplerini elimde taşır semama koyarım.Sonra en seçkin me leklerimi çağırırım Meleklerim toplan dıkları zaman bana secde ederler Ben de derim ki:
Ey meleklerim ben sizi bana secde etmeniz için çağırmadım fakat size bana müstak olan kullarımın kalbini arz etmek sizleri çağırdım ve size onlarla övünürüm Şüphesiz ki onların kalpleri meleklerimin bulunduğu semamı aydınlatır.Aynı güneşin arzı aydınlattığı gibi
Ey Davud!
Şüphesiz ki ben iştiyak ehlinin kalplerini Rızamdan yarattım,
Zâtımın nuruyla onları nimetlendirdim, Kendim için konuştuğum kimseler eyledim,
Onların Bedenlerini yeryüzünde nazargâhım kıldım,
Kalplerinden bana bakacakları bir yol açtım ve onların bana olan iştiyakı her gün artar.”
Davud (as) dedi ki:
Yâ Rabbi senin katında böyle bir dereceye, nasıl nail oldular?
Rabbimiz buyurdu ki :
“Hüsnü zann ile dünya ve dünyalıklar dan el çekmek ile Benim için halvetlerle müracat ve yakarışlarıyla ;(şunu bilki Ya Davud) bu öyle bir derecedir ki bu dereceye ancak dünya ve ehlinden yüz çeviren ulaşır.Dünya dan hiçbir şey hatırından geçirmeyen ulaşır,kalbini benim için her şeyden boşaltan ve beni yarattıklarımından fazla tercih eden ulaşır İşte o zaman ben ona rahmet eder,nefsini(mâsivadan) boşaltırım, Benimle onun arasındaki perdeleri açarım,
Her an ona ikramımı gösteririm ve onu zâtımın nuruna yaklaştırırım…
İzzetim ve celâlime and olsun ki Ya Davud ! onları Firdevsi âlaya yerleş tiririm taki onlar razı olunca ya kadar benim nazarımla gönülklerini cilalan dırırım rıza ötesi de onlar için vardır.”
“Mürşidi kamiller köklü dallar gibidir Ayetteki ifadeyle sen dağları sabit duruyor görüyorsun o bulut gibi hareket ettiği halde onlar cisim olarak köklü dağlar gibi sabit görünürler ama kalben bir anda ne alemlerde dolaşırlar”
“Mürşidi kamiller ilahi fuyuzat kapları dır kalpleri kuran kabı tecelli kabı olmuş mürşidler arzda aşk menbağı marifet havzıdırlar.doyasıya , kanasıya marifet havzına dalan mürid aşka muhabbete ve hakikate doyar, yüzü bu nur ile parlamaya başlar.Teslimiyet,Rıza ve hizmet meyveleri vermeye başlar”
“Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatırlar”
(İbn Mace, 4119; İbn Ebi’d-Dünya, K Evliya, 48)
Kamil Mürşid dünya ile ahiret arasında bir köprüdür. Dünyadan ahirete geçmek isteyen insanlar, o köprüden geçmedik çe ilahi rızayı elde edemezler. Her devir de rahmete vesile olan Allah dostları bu lunur. Her devirde Allah için sevilmeye layık, canını ve malını Allah yoluna ada mış öyle kâmil veliler bulunur ki, onlar ilahi aşk için bir merkez durumunda dırlar. Onlar Allah’ın boyası ile boyan mıştır. Allah dostları yeryüzünde Allahu Teala’nın en canlı şahididir.Vücuttaki organların yaptığından kalp sorumlu tutulur, o muhatap alınır. Günahlardan temizlendiği zaman kalp Allah’a yakla şır. Gerçekte itaat eden kalptir. Organ ların yaptığı ibadetler onun nurudur, kötülüklerde onun eseridir. Bardağın içinde ne varsa o görünür.Kalbinin hallerini bilmeyen, nefsinin hallerini de bilemez. Kalbin sıfatlarını bilmek Allah vergisi bir ilimdir. Onu da Mürşid-i Kamiller bilir.Kalbimizden geçirdik lerimizi ve yaptığımız amellerin durumu nu iyi anlamalıyız. Yoksa ameller boşa gider, haberimiz olmaz, nefsimiz konu şur, biz melek konuştu sanırız. Bu yüz den nefsin ve şeytanın ne dediğini anla mak için bir Mürşid terbiyesi şarttır.
Namazın nasıl kılınacağını öğrenmek fıkıh ilminin konusudur. Namaz kılarken kalbimizi şeytan ve nefsin meşgul etme sinden kurtarmak içinde tasavvufu bilmek lazım bir mürşide bağlanmak lazım.
“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur Onlar üzülmeyeceklerdir Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjdeler vardır Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur Bu en büyük mutluluğun ta kendisidir”
(Yunus; 62-64)
Ameller ihlâs ile yapılmazsa Allahu Teala kabul etmez. İşte tasavvufi hayat ihlâsı elde etmek için lazımdır. Mürşid onun için müritlerine ilahi muhabbeti tahsil etme yollarını öğretir.Nakşibendî yolunu büyüklerinden
Şeyh Abdulhalıkı Gucdevani Hazretleri:
“Ben kırk yıldır bir serçenin su içtiği zaman kadar bile Allahu Teala’dan gafil kalmadım”
demiştir.
İşte Mürşid müride bu hali yaşamayı öğretir.Münker ve nekir kabirde geldiği zaman insanın ağzının kokusunu kok lar.İnsanın ağzından maksat amelleri dir. Çünkü ağzı insanın aynasıdır. Münker ve Nekir geldiği zaman insana Rabbini, Kitabını, Peygamberini, kıble sini sorar. İnsanın malı, evladı rütbesi ona Rab olduysa bu durumda Rabbim Allah diyemez.Bunlara cevap verebil memiz için ilahi hükme âşık olup, bu hükümleri gereği yapamasak da en azından yapmak için gayret sarf etme miz lazım. Bunun için gözyaşı gerekir, yüreğin yanması lazımdır. Yanan yer dil değil ağız olacak, ağzın kokusunun kalpteki iman nurundan gelmesi lazım. Yürek “Allah… Allah… Allah” derse, insa nın zikri ne ise fikri de o olur. Bunun da ancak Kamil Mürşide bağlanarak yapa biliriz. Çünkü Mürşidi Kâmilin vazifesi kalpleri Allahu Teala’ya döndürmektir. Mürşidi Kâmiller Allahu Teala’nın izni ile pek yüce işlerle görevlendirilmişler dir. İnsanları Allah’a ulaştırırlar, ilimleri sayesinde insanların benlik duygularını kırarlar. Bütün vücut ülkelerinde tek yaratıcı Allahu Teala’nın hükmünü hâkim hale getirirler, nefisleri terbiye ederler. Bu terbiye sayesinde gözler hikmetle bakar, dil sadakat ile konuşur, mide helal rızk arar, ayaklar eller helal istekler için çalışır.Mürşid olmazsa, biz vücudumuzu ıslah edemeyiz. Nefsimizi padişah eder, onu aziz tutarız. Mürşid vücudun zulmetini, kötülüklerini ortaya çıkarır. Bizi bize anlatır, hayır ve şer olanı tanıtır.İnsan ilmi konuları bilse de yapamaz, nefis engel olur. Eğer Mürşid terbiyesine razı olunursa o zaman nefis bunları kabullenecek seviyeye gelir. Nefis mecbur kalır, kalpteki imana itaat eder. Mürşid de buna vesile olmuş olur. Mürşidi Kamil insana zulüm etmez ,insanın nefsine zulüm ettirir ki o nefis sahibi şifa bulsun. Gönül âleminde nice sırlara sahip olsun. Nefsini ıslah edeme yenler zelil olmuştur.Nefis yaradılış gereği kolay olana talip olur. Sıkışmaya daralmaya asla tahammül etmez. Şeytan ise aklı bu yönde kullanır. İnsanı kalbin hastalıkları ile baş başa bırakır. Mürşidi Kamil hasta kalbe şifa olacak ilacı bilir. Onun ilmini almıştır. Bunun içinde müridine bu ilmi telkin eder. Her müridin hastalığı bellidir, şifası vardır. Ruh yaradılışındaki kemalata varamaz sa nefsin esiri olur. Nefis vücuda hâkim ise ruhun muhabbetini dünya sevgisine çevirir. İnsan da mal biriktirme sevgisi, makam, rütbe sevgisi olur.Eğer insan Kamil bir Mürşidin sayesinde nefsin esaretinden kurtulursa kendisinde Allah’ın muhabbeti çok olur. Ruh asıl vazifesine başlayınca arifler meclisi insana tatlı gelir. O zaman insanın mürşidini göresi gelir, ellerine sarılıp öpesi gelir, evlerine girip durası gelir, gönüllerine girip yatası gelir.Mürşid müridi kötülük ve kirlerden temizlemek üzere terbiye eder.Böylelikle kulun kalbi nurlanır. Tevhit anlayışının güzelliği ortaya çıkar. Bunun ardından basiret gözü açılır. Allahu Teala’nın – Celal- nurları ona görünür. İlahi huzura git mek için can atar. Kul böylece Rabbini sevmiş olur. Bu sevme Mürşidi Kâmilin verdiği terbiye sonucudur. Bu ilimle kalp aynası parladığı için müride dünya nın çirkinliği görünür, ahiret ise bütün güzelliği ile ortaya çıkar. Buda Mürşid elinde terbiye görmenin neticesidir.
Mevlana Celaddin-i Rumi Hazretleri anlatıyor:
Akıllı bir zat ata binmiş gidiyordu. Yol üzerinde uyumakta olan bir adam gördü.Bu adamın ağzına doğru küçük bir yılanın girmekte olduğunu gördü. Yılanı ürkütüp kaçırtayım diye atını sürdü ama yetişemedi ve yılan adamın ağzından içeri girdi. Atlı yapılacak tek şeyin adama hiçbir şey söylemeden yılanı çıkarmak olduğunu düşündü. Atını ileriye sürdü uyumakta olan adama kamçısı ile öyle bir vurdu ki adamcağız uyanır uyanmaz ne olduğunu anlayamadan kaçmaya başladı.Elma ağacının altına doğru koşmaya başladı atlı hem vuruyor hem de çürük elma yediriyordu adamda içten içe söyleniyordu. Atlı gece vaktine kadar adamı koşturdu. Sonunda adam yorgun düştü. Midesi çalkalana çalkalana yediği elmalar adeta şurup haline geldi ve kustu. Kapkara yılanda hortum gibi midesinden çıktı. İşte her birimiz ejderhaya benzer yılan yutmu şuz. O da nefsimiz. İnsanlara karşı sert davranmamız, işlerimizde inatçı oluşu muz, başkalarına yaptığımız zulüm, öfke ve kinimiz işte bu yüzden. Nefsimi zin bize hâkim olmaması ve onu çıkar mak için ekşi ve çürük elmayı bize yedi rip, bizi koşturacak, yoracak bir mürşid’ e ihtiyacımız var.
Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)Efendimizi görmek istersek, bizi o nura ulaştıracak sebeplere göz dikme miz gerekir. Mürşidi Kamil Allahu Teala’nın bir askeridir. Üzerlerinde Allahu Teala’nın vakar ve heybeti var dır.Son olarak şunları diyebilriz, tasavvuf terbiyesini Allah’ın sevgisinin ekilip biçildiği bir tarlaya benzetebiliriz. Mürşid de bu tarlaya sevgi eker, korku biçer. Ahiret yolculuğu meşakkatli oldu ğu için yol gösterecek bir ışığa, kılavuza ihtiyaç vardır. Bu dünyada kulluk vasıta sına binip Allahu Teala’ya kavuşurken nebiler, veliler, âlimler hep kılavuzdur. Kılavuzu sağlam seçmek lazımdır.

İmam-ı Gazali,Yunus Emre Hz.leri,Şeyhi Olmayanin Şeyhi şeytandir diye buyuruyor.

Imam-i Azam Ebu Hanife Hazretleri, Bu mübarek, Cafer-i Sadik Hz.lerine intisap etmis ve su sözleri söylemistir: “Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydim.”
buyurmustur.
Yine büyük Âlim ve Müfessir olan Imam Şarani Hz.leri de Ümmi bir zât olan Ali Havas (ks) Hz.lerine intisap etmistir. Hem Mezhep imamlarimiz da, hem de diger büyük ilim sahibi imamlarimizda da tarikat’a suluk edenler çoktur. Çünkü Tarikat Şeriat’tan ayri bir sey degildir. Beraberlerdir.
“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur Benim emirime (dini işlerinizi yürüten imamınıza) itaat eden bana itaat etmiş olur Ona isyan eden de bana isyan etmiş olur” (Buharî, Nesaî)
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.Şu halde Rasulullah (s.a.v) Efendimizin vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kamil mürşitler, ümmetle yaptıkları tövbe ve istiğfarda Efendimizin (s.a.v) ayette anlatılan sıfatını temsil etmiş oluyorlar. Kulların Allahu Teala’ya yönelişlerine şahitlik yapıyorlar. Onlarla birlikte Yüce Allah’a tövbe ve istiğfar ediyorlar. Birlikte tövbe yapan müminin tövbesinin kabûlü için de ayrıca Allah’a yalvarıyorlar. Zira kamil mürşitler naz makamında niyaz eden salih kullardır. Onlarla birlikte yapılan tövbeler, onların nezaretinde icra edilen zikirler ve onla rın tavsiyesi doğrultusunda yapılan hiz metler Allah katında en verimli, en sevimli, en temiz ameller olarak kabul görür. Yeter ki insan, bu makamın mün kiri olmasın ve o huzurda edep dışı dav ranmasın.
“Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.”880
ayetinden, topluca tövbe yapmanın daha makbul olduğunu anlıyoruz.

Bir Fatih Sultan Mehmet’in Akşemset tin hazretleri olmasından tutunda Osman Beyin Şeyh Edebali hazretleri olmasına kadar her dönem Padişah larında terbiyecisi ve yön vereni şeyh lerdi…
Mevlana(ks)…
AbdulKadir Geylani(ks)…
İmam-ı Rabbani(ks)…
Muhyiddin Arabi(ks)…vs
Tarihte gelmiş geçmiş ıslah edici Mürşitlerdendi.

Niceleri gittiler mürşid arayı
Arayanlar buldu derde devayı,
Yüzbin okurısan akdan kareyi
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz.

Kadılar müftüler cümle geldiler
Kitapların hep bir araya yığdılar.
Sen bu ilmi kimden aldın dediler
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz

Bunları sade şiir gözüyle görmemek lâzım. Ayetlerin lisanından konuşur Hak şairinin şiirleri. Yukarıdaki şiir,
“Li küllin cealnâ minkum şir’aten ve minhâcâ” (Maide, 48)
yani
“Her biriniz için bir şeriat ve münevver bir yol tayin ettik ”
ayet-i celilesini tefsir ediyor adeta.

KUR’AN VE HADİSTE MÜRŞİTLERİN SIFATLARI

Kamil mürşitler, “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve bu hali korumak için sadık kullarımla beraber olun” (Tevbe, 1ı9) ayetiyle tarif edilen sadıklardır. Onlar, hak yolda rehberlik yaparlar; kalbleri Allah’a bağlarlar, zayıflamış imanı tazeler, sönmüş sevgiyi canlandırırlar. Bir ömür boyu dini yaşayarak ihya ederler. Onlara müceddit denir. Gerçek müceddit, her şeyini Yüce Allah’a kurban etmiştir, O’nun boyası ile boyanmıştır. Sözü ve fiili ile Yüce Allah’ın şahididir. Kur’an’da bu kimseye “mukarrabun” makamı tahsis edilmiştir. Onun takvada en önde olduğu belirtilmiştir. (Vakıa, 11-12) Bu makamdaki kimsenin diğer insanlardan en önemli farkı, içi ve dışıyla Allah adamı olması ve gönlü yanık sadıklara ilahi aşkı tattırmasıdır.

İlahi aşkı ve ahlakı ayakta tutan bu rabbani alimlerin “ülü’l emir”olduğu bildirilmiştir. Diğer müminlerden de onlara itaat edilmesi istenmiştir. (Nisa 59) Ülü’l-emir; işi üstlenen ve yürüten kimse demektir. Yürütülecek ve görülecek iş, Allah’ın işidir. Bu da bütünüyle dindir. Şu halde ülü’l-emir, Allah’ın işini gören, emrini yerine getiren, hizmetini yürüten, dini ihya eden, kulları hakka sevk eden kimsedir.

Kur’an’da Allah’a aşık olanlara “ricalullah” denir. Ricalullah, Allah adamı/Allah dostu demektir. Allah adamının en önemli işi zikir, fikir, şükür, hizmet, haya ve ahde vefadır. (Nur, 37; Ahzap, 23) Kur’an takvada önde gidenleri pek çok farklı sıfatlarla tanıtmıştır. Sadık, sıddık, muhsin, muttaki, evliyaullah, ebrar gibi sıfatlar, onların ismi gibi zikredilmektedir.

İşte bu sıfatlara sahip olan kimseye gerçek peygamber varisi denir. Onlar, Hz Muhammed (s.a.v) Efendimizle insanlığa sunulan ilahi sevgiye, rahmete, ilme ve edebe varistirler. Rasulullah (s.a.v) bu varislerinin Allah katındaki kıymetini ve diğer insanlardan farkını şöyle belirtmiştir:

“Alimin sırf ibadetle meşgul olan kimseye üstünlüğü, benim sizden en düşük seviyedeki kimseye üstünlüğüm gibidir.” Diğer rivayette, bu fazilet şu kıyaslama ile ortaya konmuştur.

“Alimin sırf ibadetle meşgul olan kimseye üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” (Tirmizi, İlim, 19)

Evet, gece gündüz ilahi emaneti taşıyan ve Yüce Hakk’ın rızası için yaşayan kamil mürşitler, taşıdıkları bu ağır yükün kıymeti kadar değerlidirler. Allahu Teala onlara yüklediği yük kadar manevî destek, kuvvet, feyiz, nur ve tasarruf yetkisi vermiştir. Onlar, bütün benlikleri ile gerçek zikri çekmektedirler. Yer yüzünde Allah Allah diyen salihler bulunduğu sürece kıyamet kopmayacaktır. Onlar ilahi zikir ve edeple hem insanları, hem de yeryüzünü harap olmaktan kurtarmaktadırlar. Bunun için bütün alem onlara minnet borçludur. Gafil insanlar, bu gerçeğe gözünü kapasa da, yerdeki ve gökteki diğer varlıklar bunun farkındadır. Rasulullah (s.a.v) efendimizin belirttiği gibi, Allahu Teala sevdiği bir kulunu yerdeki ve gökteki varlıklara tanıtmaktadır. (Buhari, Edeb, 41; Müslim, Birr, 48; Malik, Şear, 15; İbnu Hıbban, Sahih, I, 291) Onun için gökteki melekler, yerdeki varlıklar, sudaki balıklar, yuvasındaki karıncalar kendi dillerince dua ve istiğfar etmektedirler. (Ebu Davud, İlim, 1; Tirmizi, İlim, 19) Bu, onların Allah dostlarına karşı bir sevgisi ve teşekkürüdür. Acaba bizler, Yüce Allah’ın huzurda bütün insanlığı temsil eden, çoklarının kaçtığı zikri çeken, ibadeti yerine getiren, gafiller adına ağlayan ve yalvaran bu yüksek şahsiyetlere niçin bir teşekkür edemiyoruz.

Salih kullar, rabbani alimler, ahirette şefaat etme şerefine sahiptirler. Onların farkı, dünyada olduğu gibi ahirette de görülecektir. Onları Allah için sevenlerin hediyesi Allah’ın dostluğu, rahmeti ve cennetidir. Yüce Rabbimiz mahşerde şöyle buyuracaktır: “Benim rızam için birbirini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu günde onları kendi rahmet gölgemde gölgelendireceğim.” (Müslim, Birr, 12)



MÜRŞİDİ TANIMANIN EN KESTİRME YOLU

Allah aşkını hedefe alan tasavvufu tanımak için tatmak gerekir. Bir şeyi tatmak için ele almak, dile koymak ve en azından damağa dokundurmak şarttır. Bir tatlıya uzaktan bakmakla veya sırf tarifini okumakla tadı anlaşılmaz. Manevî halleri tatmak ona ulaşmakla olur. Ulaşmak, yanaşmakla başlar. Yanaşmayan yabancı kalır. Yabancı kalan, o şeyin cahili olur. Bir kimse, hem cahil hem de edepsiz olursa, onun iyidir diye yaptıkları bile yıkım ve fesat olur. En kötü cahil, bildiğini zanneden fakat gerçekte bilmeyendir. Edepli cahil, edepsiz okumuştan daha karlıdır. Çünkü edepli olan, susmasını bilir. Susmakta pek çok hayır vardır; fakat, içinde edep olmayan sözde ve işte hiçbir hayır yoktur. Aksine, zarar çoktur.

Kamil mürşidi tanımak için, onunla aynı yolu, edebi, zikri, fikri, hizmeti, ibadeti, sevgiyi bir derece paylaşmak gerekir. Mürşide teslim olmayan tabi olmaz. Tabi olmayan, onu hakkıyla tanıyamaz. Tanımayan sevmez. Sevmeyen bilmez. Bilmeyen onun hakkında şahitlik edemez. Onlar hakkında bilmeden konuşanlar, övseler de yerseler de haksızlık etmiş olurlar. İkisi de hakkını yer. Veliyi tanımadan kötüleyen kimse inkara, metheden kimse ifrata düşer. İnkar zulüm, ifrat ziyandır. İkisi de haramdır.



ÖLÇÜSÜZ SEVGİNİN SONU

Müridin işi, mürşidinin hangi makamda olduğunu bilmek değildir. Mürşide makamı mürit değil Allah verir. Kime ne vereceğini O bilir. Sevgi ve sözünde haddi aşanlar, yüceltmek istedikleri kimseye iltifat edeyim derken ihanet ederler. Hiç kimseye velilerin derecelerini bilmek vazife değildir. Veliyi sevmek, yolunca gitmektir. Sevgi idda değil, ispat ister. Bir velinin büyük bir kutup olması, kendisine inanmayan veya uymayan kimseyi kurtarmaz. Mürşit, kendisine methiyeler yazılmasını değil, Allah için uyulmasını ister. Hz Peygamber’in (s.a.v) şu ikazları herkesi uyarmak ve dengede tutmak için yeterlidir:

“Hrıstiyanların Meryem oğlu İsa’yı batıl yere methettikleri ve ilah derecesine yükselttikleri gibi beni yükseltmeye kalkmayın. Ben ancak bir kulum. Bana ‘Allah’ın kulu ve rasülü’ deyin.” (Buhari, Enbiya, 48; Darimi, Rikak, 68; Ahmed, Müsned, I, 23)

“Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit şeylere sevketmesin. Ben, Abdullahın oğlu Muhammed ve Allah’ın Rasulüyüm. Vallahi, sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.” (Ahmed, Müsned, III, 241; Nesai, K. Ameli’-Yevmi ve’l-leyle, 73)



ONLARI BİR DE KENDİLERİNDEN DİNLEYELİM

Büyük veli Hakim et-Tirmizi (k.s), irşatla görevli Allah dostlarının çok özel hallerinden bazılarını şöyle anlatmıştır: “Ehlullahın bir kısmı, en yüksek velayet derecesine sahip olur. Bu kimse, Allahu Teala’nın kendisini özel dostluğuna seçtiği ve bu yolda kullandığı bir kuldur. O devamlı Allah ile beraberdir; Onun himeyesinde hareket eder. Allah ile konuşur, Allah ile görür, Allah ile alır, Allah ile verir. Allahu Teala onunla yeryüzünde kullarını terbiye eder. Onun nazarı ile ölü kalpleri diriltir, onu vesile ederek halkı kendi yoluna çevirir. Onunla ilahi ahlakı ve adaleti ayakta tutar. Bu kimse devamlı Yüce Rabbini sena ve yüceltmekle meşgul olur. Rasulullah (s.a.v) onunla Allah’ın huzurunda övünür, sevinir. Allah onu nefsini görmekten ve kendisine güvenmekten korur. Bu haliyle onun sözü kalpleri Allah’a bağlar. Görülmesi nefislere şifa verir. Onun bir insana teveccühü ve yakınlığı kötü huyları temizler. O herkese fayda veren bir rahmet bulutudur. Hak ile batılın arasını ayırteder. O sıddıktır, hak adamıdır. Allah’ın has dostudur, ariftir. İlhama mazhardır. Yer yüzünde Allah’ın tekten denebilecek bir dostudur.” (Hakim Et-Tirmizi, Nevadiru’l-Usul, I, 339) Böyle bir insana kimin ihtiyacı yoktur?

KAMİL MÜRŞİDİN DİĞER İNSANLARDAN FARKI NEDİR?



Bazı insanlar, ıslah ve irşat olmak için bir mürşide gidenlere, şu tenkitleri yöneltiyorlar:

“Kitap ve sünnetten başka yol mu arıyorsunuz?. Tövbeyi caminizde, zikri evinizde yapsanız ya. Allah ile aranıza niçin birilerini sokuyorsunuz. Gittiğiniz kimsenin Allah’ın dostu ve mürşit olduğu nereden belli. Hem iman eden herkes Allah’ın dostudur. Niçin mürşit diye bazı insanları yüceltiyor ve kendinizi onlara muhtaç hissediyorsunuz? Onlar da bizim gibi bir insan değil mi? Onların bizden farkı nedir? Oturun oturduğunuz yerde!”

Bu tür sorular, her devirde sorulmuştur. “O da bizim gibi bir insandır” kıyaslaması önce peygamberlere yapılmıştır. Peşinden, “ne farkımız var ki?” değerlendirmesi gelmiştir; arkasından “bizim gibi bir insana uymayız!” hükmü verilmiştir.

Önce şunu belirtelim ki, iman edenler birbirinden farklı oldukları gibi, inkar edenler de bir seviyede değillerdir. Allahu Teala insanlar arasında seçme yapmıştır. Bazı kullarını peygamberlik ile şereflendirmiştir. Bazı kullarını ilim, güzel anlayış, ince kavrayış ve isabetli hüküm verme nimetleri ile süslemiştir. Bazı kullarına mülk, bazı kullarına saltanat vermiştir. Bazı kullarını özel dostluğu için seçmiştir. Bütün bunlar olmuştur; tercih ve taksim Yüce Mevla’ya aittir.

Allahu Teala, peygamberlerine bile farklı dereceler verdiğini, bazısını diğerlerinden üstün kıldığını belirtmiştir. (İsra 55) İlahi huzurda bütün insanlığın temsilcisi, peygamberlerin imamı, Makam-ı Mahmud’un sahibi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizdir. Bilindiği gibi, peygamber olmak için kulun hiçbir etkisi, tercihi ve tasarrufu yoktur. Ancak, velayet ve irşat mesleğinde Allahu Teala’nın tercihi yanında, kulun gayret ve amelenin bir etkisi, değeri, yeri ve gereği vardır. Yani, Allahu Teala’ya dost olma yolu herkese açıktır. Herkes kamil mürşit olamaz, fakat Yüce Mevla’ya dostluktan bir nasibi olabilir.



ÖNE GEÇMENİN ÖLÇÜSÜ

Velayette ilk nokta imandır. Yüce Allah’a ve O’nun gönderdiklerine iman eden herkes Allah’ın dostluğu için ilk adımı atmış olur. Bu adımda her mümin ortaktır. Yani, her mümin velidir. Ancak bu, veliliğin ilk merhalesidir. Ariflerin belirttiği gibi, iman dairesine girdikten sonra, sonsuz velayet dereceleri, farklı kulluk makamları, birbirinden güzel manevî haller, bitmez tükenmez ilahi zevkler ve ilimler mevcuttur. Herkesin Allah katındaki derecesi, değeri ve fazileti değişiktir. Her mümin sahip olduğu ilim, amel, yakin, teslimiyet, marifet, muhabbet, ibadet, hizmet, edeb ve takva ölçüsünde Yüce Allah’a sevilir; On’a yakınlık kazanır, ilahi huzurda kabul görür, makam sahibi olur. Maddi rızıklar gibi, manevî rızıklar da farklıdır. Allahu Teala dilediği kullarına bol ikram ve ihsanlarda bulunur. Bir kuluna vermediğini, diğerine verir. Bu ilahi tercihi şu ayetlerden anlıyoruz:

“Baksana biz, insanların bir kısmını diğerine nasıl üstün kılmışızdır. Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük bakımından daha hayırlıdır.” (İsra, 20)

“Herkes için yapmış olduğu amellerden dolayı farklı dereceler vardır.” (Ahkaf, 19)

“Allah sizden iman edenleri yükseltir. Kendilerine ilim verilmiş olanları ise, dereceler ile yükseltir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mücadele, 11)

Büyük veli Seyyid Abdulkadir Geylani (k.s): “Velayet halktan değil, Cenab-ı Haktan gelir; veliliği kullar değil, Yüce Allah verir.” Diyerek, bu işte seçimin Yüce Mevla’ya ait olduğunu belirtmiştir.

Görülüyor ki, müminler içinde ilim, marifet ve takva sahipleri diğer müminlerden ileridedir. Alim deyince malumat sahibi değil, marifet sahibi akla gelir. Marifet, Yüce Mevla’yı tanımaktır. Marifetin sonucu edep ve ilahi aşktır. “Kulları içinde Allah’tan ancak alim olanlar korkar.” (Fatır, 28) ayeti, alimde bulunması gereken en önemli sıfatın edep olduğunu ortaya koymaktadır. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) Ayetiyle diğer insanlardan farklı tutulan alimler, adi dünyaya değil, Yüce Mevla’ya gönül veren ilim ehlidir. Arifler, diğer müminlerle imanda ortaktırlar, fakat ilim, edep ve ilahi aşkta apayrı bir hale ve dereceye sahiptirler. Gerçek alim, ariftir; işi hakkı tariftir. Kamil mürşit, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Gönlünü Allah’a veren alime, Rabbani alim denir. Kamil mürşit, Rabbani alimdir. O, Allahu Teala tarafından seçilmiş ve sevilmiş bir kuldur.



ALAMETİ AÇIK VELİLER

Kimin veli olduğunu Allahu Teala bilir. Çünkü veliliğin diplomasını Allah verir. Ancak, bazı veliler irşatla görevli olduklarından, onlar bellidir. Veli olduklarını, kendileri de bilir, halk da görür.

Bazı müminler, Yüce Allah’ı sever. Bunlara “muhip” denir. Bazı müminleri ise Yüce Allah sever, onlara “mahbub” denir. Mahbub, Allah’ın sevgilisi demektir. Allah (c.c), sevdiklerinin gönlünü kendisine çekmiş, onu özel terbiye ile terbiye etmiş, kendisini nurları ile süslemiş, rahmetiyle desteklemiştir. Mahbub kulları bütün melekler tanır; sever ve desteklerler. Allahu Teala, Kur’an’da müjdelediği gibi (Meryem, 96), salih kullarının sevgisini gönüllere yerleştirir; onları insanlara sevdirir. Bu onların edep ve ilahi aşkına karşılık verilmiş bir hediyedir, açık bir keramettir.

Mahbub olan zatların bir kısmı, insanları irşatla görevlendirilir; kendisine hak yolunda imamlık görevi verilir. İcra ettikleri vazife, onların Allah’ın dostu olduğunu gün gibi ortaya koyar. Onlar dilleriyle değil, halleriyle kamil veli olduklarını ispat ederler.

Arifler derler ki: Allah dostu kamil mürşitlerin diğer insanlardan en önemli farkı, meclisine giren, yüzünü gören, sözünü işiten kimselere Yüce Allah’ı hatırlatmaları ve kalplerini O’na bağlamalarıdır. Kamil mürşitlerin bir diğer farkı, heybet ve cazibe sahibi olmalarıdır. Kendilerini gören kimse ister istemez hallerinden etkilenir ve kalbi onların tarafına çekilir.

PEYGAMBER VÂRİSİ MÜRŞİD-İ KÂMİLLER

İşte gerçek mürşid-i kâmiller de, peygamber vârisi olan örnek şahsiyetlerdir. Ne­be­vî ir­şad ve dav­ra­nış mü­kem­mel­li­ği­nin za­man­la­ra ya­yıl­mış zir­ve­le­ri­dir. Yani on­lar, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sallâllahu aleyhi ve sellem- ve ashâbını görme şerefinden mahrum olanlar için, örnek alınacak “kâmil insan modelleri”dir. Onların, rahmet lisânıyla gönülleri ihyâ eden irşad ve nasihatleri de, esâsen nebevî menbâdan süzülüp gelen rûhâniyet şebnemleri mâhiyetindedir.

Mürşid-i kâmillerin yaptıkları hizmet; peygamberlerin bu tezkiye vazifesinin îfâsı ve devâm ettirilmesi gayretinden ibârettir. Bu yönüyle tasavvuf; Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde, nefsin tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. “Seyr u sülûk” da, bu mânevî terbiye mektebine girerek insan-ı kâmil olma yolunda mesâfe almaya gayret etmekten ibârettir.

SÜNNETE RİÂYET HASSÂSİYETİ

Gerçek mürşidlerin en mühim özelliği ve âdeta alâmet-i fârikası; Allah Rasûlüʼne olan müstesnâ bağlılık ve itaatleridir. Onların en bâriz vasfı, Kur’ân-ı Kerîmʼe ve onun fiilî bir tefsîri demek olan Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin Sünnet’lerine titizlikle riâyet etmeleridir. Sevenlerini de aynı titizlik ve hassâsiyetle yetiştirmeleridir.

Dolayısıyla, Sünnetʼe riâyet etmeyen veya bu hususta kusur, ihmal ve tâvizleri bulunan birinin, kâmil bir mürşid olması imkânsızdır.

Şu hâdise, bu hususu ne güzel îzah etmektedir:

Büyük mürşid-i kâmillerden Bâyezîd-i Bistâmî -rahmetullahi aleyh- bir gün, insanlar arasında velî diye meşhur olmuş bir kişiyi görmek için, müridleriyle yola çıkmıştı. Ziyaretine gitmekte oldukları zât evinden çıkıp mescide giderken kıbleye doğru tükürdü. Bâyezîd -rahmetullahi aleyh-, o zâtın bu ham ve lâkayd hâlinden son derece mahzun oldu ve selâm bile vermeden derhâl geri döndü. Talebelerine de şöyle dedi:

“–Bu zât, Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in öğrettiği edeplerden birine riâyet hususunda bile güvenilir değil! Cenâb-ı Hakk’ın esrârı hususunda kendisine nasıl güvenilecek?!.”[1]

Ashâb-ı kirâm da dînî hususlarda bu nevî hassâsiyetleriyle kendilerinden sonra gelen nesillere örnek olmuşlardır. Nitekim sahâbe-i kirâm, bildikleri bir hadîs-i şerîfi te’yid ettirebilmek için, bir aylık yol gidip pek çok meşakkatlere katlandıkları hâlde, mürâcaat edecekleri râvîyi, atını boş bir yem torbasıyla kandırarak kendisine çağırdığını gördükleri için, karakter zaafıyla mâlûl kabul etmiş ve hadîs almaya ehil saymamışlardır.

"NAMAZI GÜZEL KILAN, DİĞER İŞLERİNİ DE GÜZEL YAPAR"

Tâbiîn neslinin büyük imamlarından Ebû’l-Âliye de, bu İslâmî hassâsiyetin diğer bir misâlini şöyle anlatmıştır:

“Biz, kendisinden (hadis) almak için bir kişinin yanına gittiğimizde, önce onun namaz kılışına bakardık; eğer namazını güzel kılarsa; «O, diğer işlerini de güzel yapar.» diyerek yanına otururduk. Namazını kötü kılarsa; «O, diğer işlerini de kötü yapar.» diyerek yanından kalkardık.” (Dârimî, Mukaddime, 38/429)

İşte dînî ve mânevî hususlarda kendisine îtimâd edilecek kimselerde, muhakkak Kurʼân ve Sünnetʼe ittibâ hassâsiyetini aramak gerekir. Zira gönül feyzinin en büyük menbaı, hayatın her safhasında Kurʼân ve Sünnetʼe titizlikle bağlılıktır.

SÜNNET-İ SENİYYE'YE MUHÂLİF HAREKET EDİLMEMELİ

İmâm-ı Rabbânî Hazretleriʼnin şu tespiti ne kadar mânidardır:

“Bir defasında gaflete düşerek abdesthâneye sağ ayağımla girdim. (Sünnete uymayan bu davranışım sebebiyle) o gün birçok mânevî hâlden mahrum kaldım.”[2]

Yine İmâm-ı Rabbânî -rahmetullahi aleyh- bir gün talebelerinden birine:

“–Bizim bahçeden birkaç karanfil getir!” buyurmuştu. O da gidip altı tâne karanfil getirdi. Hazret bunu görünce mahzun bir edâ ile şöyle buyurdu:

“–Bizim talebeler hâlâ Peygamber Efendimiz’in; «Allah tektir, teki sever!» (Buhârî, Deavât, 68) hadîs-i şerîfine dikkat etmiyorlar. Hâlbuki buna dikkat etmek müstehabdır. İnsanlar müstehabı ne zannediyorlar? Müstehab, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği şeydir. Allah Teâlâ’nın sevdiği bir amelin karşılığında bütün dünya ve âhiret verilse, yine de hiçbir şey verilmemiş demektir.”[3]

Tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Saîd bin Müseyyeb Hazretleri, ikindiden sonra, fazla olarak iki rekât namaz kılan bir kişi gördü. (Kerahat vakti nâfile namaz kılan bu zâtın yaptığından hoşlanmadı.)

Namaz kılan kişi ona:

“–Ey Ebû Muhammed! Allah Teâlâ, namaz kıldığım için bana azâb eder mi?!” diyerek, yaptığını savunmak istedi.

Saîd bin Müseyyeb Hazretleri de:

“–Hayır! Cenâb-ı Hak sana namaz kıldığın için değil, lâkin Sünnet-i Seniyye’ye muhâlefet ettiğin için azâb eder!” buyurdu. (Dârimî, Mukaddime, 39/442)

SÜNNET'E RİÂYET ETMEK VE BİD'AT

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri de her hâlini Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyeʼsiyle mîzân ederdi. Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem- onun için tam bir fiilî kıstas idi. Onun mühim nasihatlerinden biri de şöyledir:

“Kim Kur’ân-ı Kerîm kıraatini ve zühd hayatını terk eder, cemaate devam etmez, cenâzelere katılmaz, hastaları ziyaret etmez de sûfî olduğunu iddiâ ederse, o ancak bid’atçidir.”[4]

Yani değil bir mürşid, herhangi bir mürîd bile, bu nevî sünnetlerden, yani ferdî ve ictimâî kulluk vecîbelerden uzak kalıyorsa, onun yaşayışının da tasavvufla bir alâkası yok demektir.

Teheccüd namazı ve seher vakitlerinin ihyâsı da mühim bir sünnettir. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz teheccüd namazını uzun ve meşakkatli seferlerinde bile terk etmemiştir. Bu bakımdan tasavvuf ehlinin teheccüd ve seherlere bîgâne kalması düşünülemez.

Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî -rahmetullahi aleyh-:




Reply


Forum Jump:


Users browsing this thread: 1 Guest(s)